Kategori arşivi: Sosyoloji

Eğer bir google çalışanı ölürse ne olur tahmin edin?

Başlığı okuduktan sonra merak içinde kaldığınızı ve acaba ne olabilir diye düşünmeye başladınız öyle değil mi:) Sizi biraz merakta bırakacağım; fakat sonunda cevabın ne olduğunu öğreneceksiniz:)

Çalışanlarına en iyi hakları ve çalışma koşullarını sağlayan dünya’daki en iyi şirket google diyebiliriz. Bu kadar iddialı bir cümleyle yazıya başladım; fakat gerçekten de durum böyle. Google’ın çalışanlarına sağladığı imkanlardan bazılarını şu şekilde özetleyebiliriz: bedava saç kesimi, en iyi yiyecekler, çalışma yerinde doktor ( yani siz çalışırken bile sizinle ilgileniyor ve tedavi ediyor bu sayede sıra beklemek zorunda kalmıyorsunuz ve kendinizi kötü hissetmiyorsunuz ), yüksek teknolojiye sahip tuvalet, çok iyi döşenmiş ofisler, iyi maaş ve dahasııı.

Yukarıdaki paragrafı okuduktan sonra şu an çalıştığınız iş yerinizin imkanlarını biraz sorgulayabilirsiniz:) ben gözümün önünden geçirdim fakat burada yazmayım:)) Peki google’ın sağladığı imkanlar bu kadarla bitiyor mu?

Hayır bitmiyor…

Duyduğunuzda size tuhaf gelecek ama google siz öldükten sonra da geniş imkanlarından faydalanma imkanı tanıyor:) Çok şaşırdınız öyle değil mi? Peki siz öldükten sonra nasıl bir imkandan yararlanabilirsiniz? Google’ın en yaşlı çalışanı 83 yaşında ve çalışanlar arasında yaş aralığı artıyor; çünkü işe çok genç yaşta çalışanlar başlıyor ve yaşlanan çalışanlarda işten atılmıyor. Burada merak edilen soru şu peki yaşlananlar ve çalışanlar için nasıl bir sağlık sistemi ve sosyal sistem var?

14 yıllık şirket çok iyi bir sosyal sistem kurmuş durumda. Eğer google çalışanıysanız ve google’da çalışırken hayatınızı kaybederseniz, çocuklarınıza ve eşinize şu an aldığınız maaşın % 50′si 1o yıl boyunca ödeniyor..! ve bu imkandan yararlanmak için de hiçbir şart aranmıyor, belirli bir görev süresi de yok! Ayrıca 10 yıllık maaş ödemesine ek olarak çocuklara da 19 yaşına kadar ayda 1.000 $ para ödeniyor. Eğer çocuk öğrenciliğine devam ederse 23 yaşına kadar google’dan her ay 1.000$ ödeme alabiliyor.

Google yöneticisi bu durumu şu şekilde açıklıyor : “Biz bu yardımı sadece insanların acılarını dindirmek için yapmıyoruz, onların yanında olduğumuz göstermek istiyoruz; çünkü bizim burada amaçladığımız şey insanların mutlu olmasını sağlamak. Mutlu olan insan yaratıcı ve daha üretken olur. En kötü durumda bile çalışanlarımızın yanında olarak hem onların; hem de ailelerinin mutlu olmasını sağlamaktır” diyor.

Harika bir zihniyet, diğer şirketlerin de google’ı her açıdan incelemesi ve google’ın uyguladığı politikaları uygulaması gerekiyor. Bu arada doğumdan sonra erkek çalışanlara 6 hafta; kadın çalışanlara ise 18 hafta ücretli izin verliyormuş:)))

Google beni işe alır mısın diyerek yazımı bitiriyorum ve google Türkiye ofisindeki durumu merak ediyorum

Soner Görpeli tarafından yazılmıştır.

Reklamlar

Oscar Pistorius, ‘Bacakları Olmayan En Hızlı Şey’ 45.44’lük derecesiyle tarihe geçti

Oscar Pistorius, olimpiyatlarda adından söz ettiren ve bugün düzenlenen yarışla tarihe geçen engelli sporcu 400 metre elemelerinde serisini 2. bitirmeyi başardı. 25 yaşındaki atlet 45.44’lük derecesiyle bir sonraki tura geçti.

Dünya çok şey yaşadı ve birçok sporcu gördü; fakat 400 metrede yarışan ve yapay bacaklarla 2. olan ve kapasitesine göre çok iyi bir derece yapan böyle bir sporcu görmedi. Bugün yapılan yarışla dünya tarihine geçti. Yarı finalde nasıl bir performans göstereceğini açıkçası bende çok merak ediyorum ve yarışı dört gözle bekliyorum, lütfen bu azmin mücadelesini kaçırmayın.

Pistorius’un koştuğu seriyi Dominik Cumhuriyeti’nden Lugelin Santos 45.04 ile kazandı. 400 metrede yarı final yarışları 5 Ağustos 2012 Pazar TSİ 22.40’ta koşulacak.

Oscar Pistorius, ‘Bacakları Olmayan En Hızlı Şey’ 45.44’lük derecesiyle tarihe geçti

Pistorius’un hayatı ve detaylar için bir önceki yazıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz :

http://yaviga.com/2012/08/01/bicak-ayak-olimpiyatlarda-derece-icin-kosacak/

Soner Görpeli tarafından yazılmıştır.

İyi bir blog yazarı olmak için ilk adımı atmaya ne dersiniz?


Bir yıl sonra kendinizi hayal edin. Apple bilgisayarınızın karşısındasınız ve günde 3 farklı konuda blog yazıyorsunuz. Kelimeleri çok iyi kulllanıyorsunuz, yazılarınızı okuyanlar o kadar etkileniyor ki, yazılarınızı tekrar okumak için sizi ( Follow ) takip ediyorlar ve RSS’le mail takip listelerine ekleyerek yazılarınızı takip ediyorlar. Buna ek olarak ziyaretçi sayınız da çok fazla, dünyanın her ülkesinden ziyaretçiler sitenizi ziyeret ediyor. Özellikle de ingilizce makaleler yazıyorsanız, ne kadar popüler bir blogger olacağınızı hayal edebiliyor musunuz?

Siz hayal etmekte zorlanıyorsanız bile ben sizin ileride ne kadar iyi bir blog yazarı olacağınızı hayal edebiliyorum; hatta çok iyi bir blog yazarı olacağınıza inanıyorum.

Hep söylediğimiz klasik bir cümle vardır : “En uzun yolculuklar bir adımla başlar” ve buna benzer birçok alıntı. Ben sizi alıntılarla ikna etmekten öteye geçeceğim ve sıfırdan başlayarak nasıl blog yazarı olacağınızı anlatacağım, haydi başlayalım.

1. İlk adım bir blog sahibi olmalısınız. Ücretsiz blog alanı sağlayan çok sayıda site mevcut; fakat WordPress ve Blogger sizin için iyi bir başlangıç olabilir. Ben wordpress kullanıyorum ve çok aşina olduğum için başka bir blog sitesi kullanmıyorum. Siz, kullanım kolaylığına göre istediğiniz blog sitesine abone olabilirsiniz.

2. adım blog yazacağınız siteye karar verdikten sonra üye olmalısınız. Üyelik işlemleri çok basittir, önce kullanıcı adınızı istenen yere yazarsınız ve daha önce alınmamışsa kullanıcı oluşturursunuz. Mail adresinize üyelik aktivasyon maili gelir ve linke tıklayıp mailinizi doğruladığınızda blog üyeliğiniz gerçekleşmiş olur.

Solda wordpress’in üyelik sayfasından bir görüntüyü sizin için paylaşıyorum. Blog adresinizi ve kullanıcı adınızı yazarak blog üyeliğini gerçekleştirebilirsiniz. Eğer kendi domain adınız varsa www.sizinadınız.com bu domain adresini de blog sitenize bağlayabilirsiniz. Birazdan domain adresinizi nasıl bağlayacağınızı anlatacağım.

3. adım bloğunuzu aktive ettikten sonra düzenleme yapmaktır. Yönetim panelinde görünüm sekmesine tıklayarak temalar seçebilirsiniz ve sitenizin görünümünü kişiselleştirebilirsiniz. Ayrıca görünümle ilgili özellikleri kurcalayarak banner resmi yerleştirebilir ve sitenizin arka planını kendinize göre düzenleyebilirsiniz.

4. adım ise artık yazı yazmaktır. Yine aynı şekilde yönetim panelinden yazılar sekmesine tıkladıktan sonra yeni seçeneğine tıklayarak yazı alanını açın. Yazı alanını açtıktan sonra yazacağınız blogla ilgili başlığı yazın. Başlıktan sonra içerik kısmını da yazdıktan sonra, yazınızın arama motorlarında kolay ulaşılmasını sağlamak için tag ( etiketler ) belirleyin. Örnek olarak, Steve Jobs’la ilgili bir makale yazmaya karar verdiyseniz, tag olarak Apple, iphone, ipad, ios gibi tag lar kullanın. Bu şekilde arama motorlarında yazdığınız kelimeler arandığında, sizin yazınızın görünme şansı yükselir. Ek olarak blog sitenizde arama yapıldığında ilgili yazıların bulunması için Katogori oluşturmanız çok faydalı olacaktır. Örnek Steve Jobs’la ilgili yazdığınız yazıyı Teknoloji katagorisi altında yayınlayabilirsiniz.

5. adımda ise, yazdığınız yazıları sosyal ağlarda anında yayımlama özelliğine bakalım. Evet wordpress ve diğer blog siteleri yazdığınız yazıları sosyal ağlarda yayınlama imkanı veriyor. Eğer linkedin, facebook, twitter gibi sosyal ağlarda hesabınız varsa yazılarınızı anında bu sitelerde yayınlayabilirsiniz. Bu konuyla ilgili detaylı bir yazı yacağım; fakat şimdi kısa bir şekilde açıklayacağım. WordPress’te ayarlardan -> paylaşma ya da paylaşıma gidin. karşınıza çıkan ekrandan yazınızı yayınlamak istediğiniz sosyal siteyi seçebilirsiniz. Aşağıda örnek resmi görebilirsiniz.

Ayrıca blog sitenizin ana sayfasında ise twitter’dan yazdığınız tweetleri yayınlayabilirsin. Twitter hesabınızı siteye tanımlamak için görünümden bileşimler sekmesine gidin ve sitenizin sidebar’ına twitter hesabınızı ekleyin ve daha sonra da kullanıcı adınızı yazın. Tweet’lerinizin görünmesi için twitter hesabınızın public olması gerekmektedir, eğer public değilse twitter ayarlarından protected tweet sekmesini kaldırın.

 

 

 

 

Son aşama ise yazınız bittikten sonra yayımla butonuna basmaktır. Yazım teknikleriyle ilgili detaylı bir makale daha ileriki aşamalarda yazacağım, şimdilik amacım blog dünyasıyla sizi tanıştırmak ve ilk yazılarınız yazmanızı sağlamak. Daha sonraki aşamalarda daha teknik konulardan bahsedeceğim.

Kişisel Domain’inizi siteye bağlama, video yayımlama, kişisel sayfa tasarımınız seçme, kullanım alanınızı artırma, video paylaşımı aktive etme, kendi css ve font dosyalarınızı yönetme gibi teknik konularla ilgili çok detaylı bir makale yazacağım.

Zaman ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim.

Written By Soner Görpeli

Önce Siz Değişin, Sonra Müşterileriniz Sizi Takdir Etsin… Pazarlama 3.0 devamı…

Pazarlama 3.0’la ilgili yazdığım makalede pazarlama’nın tarihi ve gelişim sürecini anlatmıştım, linke tıklayarak ulaşabilirsiniz ( Pazarlama 3.0 ).  Bu yazımda ise pazarlamanın pratikte nasıl çalıştığı konusu işleyeceğiz.

Pazarlama 3.0’la ilgili yazıyı şu cümleyle bitirmiştim : “Müşterinin ruhuna seslenmek ve müşterinizin ne istediğine önem vererek pazarlama yapmak demektir.” Aslında pazarlama 3.0’a kısa bir tanımlama yapmamız gerekiyorsa, bu özet yeterlidir diyebiliriz. Peki artık şirketler neden müşterinin ruhuna seslenmek ve ne istediklerine önem vermek zorundular?

Bu sorunun cevabı aslında sosyal medyada saklı diyebiliriz. Bildiğiniz gibi sosyal medya kavramı günümüzde çok sık dile getirilmeye başlandı, neredeyse her mecrada ve ortamda sosyal medyadan doğrudan ve dolaylı olarak söz ediliyor. Peki şirketler sosyal medyanın gücünün farkında mı? Evet bazı şirketler farkında ve farkında oldukları için de pazarlamada çeşitli alternatifler üreterek tüketicileri etkilemeye ve satış gerçekleşecek şekilde tüketicilerin davranışlarını yönlendirmeye çalışıyorlar. Peki bu durumda tüketiciler ne yapıyor, biraz da bu konu üzerinde duralım.

Tüketiciler geçmişte önlerine ne sunulursa tercih etmek zorundaydılar. 2000 yılından sonra her şey tüketicinin lehine olacak şekilde değişmeye başladı. Tüketiciler internet sayesinde araştırmaya ve bu araştırmanın sonucu olarak da öğrenmeye başladılar. Bildiğiniz gibi öğrenen ve bilinçlenen tüketiciye satış yapmak kolay değildir; çünkü bilinçlenen tüketiciler anlık kararlar vermezler, önce ihtiyacını iyi analiz ederler ve daha sonra satın alacakları ürünle ilgili araştırma yaparlar. Araştırma önce ihtiyaç duydukları ürünle başlar, ürüne karar verdikten sonra ikinci aşama ise ürünleri karşılaştırma ve 3. aşama ise fiyatları karşılaştırmadır. Ürünün fiyatı yüksekse bu süreç daha da komplike hale gelir. İşin içine bütçe girer ve bütçeye göre ürünleri değerlendirmeye de başlarlar ve optimum noktada satış gerçekleşir.

Eğer ortada bütçeyle ilgili sorun yoksa, yani alınacak malın fiyatı sorun değilse bu sefer de işin içine marka, kalite ve hizmet gibi süreçler girer ve döngü bu şekilde devam eder. Konuyla ilgili kendimden bir örnek vermek istiyorum. Şu anda Sony Vaio marka bir laptop kullanıyorum. güzel bir laptop; fakat boyutu büyük olduğu için taşımak zor. Blog yazdığım için daha ince, taşınabilir ve anında açabileceğim, şarjı daha uzun gidecek ( Sony ortalama 2 saat ) bir laptop’a ihtiyacım var. Burada ihtiyaç ortaya çıktı, bu ihtiyaçla ilgili internetten araştırma yaptım ve Dell Ultrabook benim için gerçekten uygun bir ürün olduğuna karar verdim. Dikkat ediyorsanız iyi bir ürünü sosyal medyada sizinle paylaşarak firmanın reklamını istemeden yapıyorum ve Dell’den de para almıyorum:) Neyse, Ultrabook benim bütün isteklerimi karşılayacak bir ürün, peki satın alma neden gerçekleşmedi? Çünkü özellik ve teknoloji olarak yeni bir ürün olduğu için fiyatı çok pahalı. Bu durumda fiyatının düşmesini ve benzer ürünlerin piyasaya çıkmasını bekliyorum, diğer ürünleri kıyaslıyorum ve bütçemi ayarlıyorum. Bu şu demek oluyor : satın alma gerçekleşecek; fakat zamanı belli değil!

İşte bu noktada benim bir markayı tercih etmem için, marka hem ihtiyacıma; hem de ruhuma seslenmeli. Yani beni önemseyerek ne istediğimi, nasıl bir ürün tercih edeceğim gibi konular hakkında fikrime önem vermeli ve rahatsız etmeden iletişimde olmalı. Bunu yapan firmalar mevcut, örneğin apple bu konuda çok başarılı. Tv reklamları, mailler vs ile tüketicileri rahatsız etmiyor; fakat satışları birçok firmanın üstünde. Özellikle iphone ve ipad‘le neredeyse devrim yaptı. Bundan dolayıdır ki hem ipad; hem de iphone sahibiyim ve hala birbirinden farkları ne anlamış değilim ve neden satın aldığımı söyleyeyim belki arge anlamında pazarlamacıların işine yarar : Çünkü çok hızlı açılıyor, şarjı sürekli kullanımda 1 gün gidiyor ve sosyal medya uygulamaları çok işlevsel, dokunmatik ekranı harika ve uygulamalar çok başarılı:) İşte bu yüzden satın aldım.

Başarılı şirketlerin müşterilere yaklaşımlarını incelerseniz ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Apple gibi şirketlerin başarılı olmasının arkasında müşterilerine verdiği önem ve onların fikirlerini dikkate alması çok önemli rol oynuyor. Birde Nokia’ya bakalım, şimdi size iki ayrı kelime yazacağım ve kafanızda ne canlandı söyleyin : 1. kelime İphone – 2. kelime ise Nokia… Bence iphone’u kafanızda canlandırınca istek oluştu; fakat nokia’da ise belirsizlik oluştu ve düşünmeye başladınız. İşte düşünmeye başladığınızda direk iphone’u tercih edersiniz; çünkü kafanızda net bir çizgi oluşturan markaya daha hızlı yönelirsiniz.

Yukarıdaki örneğe bakarak başarısız şirketleri inceleyin. Onlar hep birkaç kişinin veridiği karar doğrultusunda hareket ediyor. Tüketicilerin ne düşündüklerine önem vermiyorlar ve sonrasında ise kötü bir imaj yaratarak batışa geçiyorlar. Örnekleri mevcut GM neden Honda’ya tahtını bıraktı? Çünkü honda pazarı çok iyi analiz etti, tüketicilerin fikirlerine önem verdi ve ihtiyaca göre ürünler üretti bundan dolayı da özellikle Kuzey Amerika’da çok başarılı oldu.

Sonuç olarak şu şekilde özetleyebiliriz, önce kendinizi değiştirin, tüketicileri dinleyin ve onların fikirlerine önem verin. Siz kendinizi değiştirdiğinizde tüketiciler size güvenecek, daha sonra yaklaşacak ve ürünlerinizi satın alacaktır. Artık eskisi gibi bilinçsiz ve araştırmadan satın alan tüketicilerden; eğitimli, araştıran ve ihtiyacına göre ürünü tercih eden tüketiciye doğru bir gidiş var. Tüketiciler değişiyor, sizde değişmek zorundasınız ve değişime ayak uydurmazsanız sonuçlarına katlanmak zorunda kalmanız kaçınılmaz.

Değişim şart diyerek bu yazıyı da sonlandırıyoruz, vakit ayırıp okuduğunuz için çok tşk ederim, diğer yazılarımı okumanız için bende sizin ruhunuza hitap etmek zorundayım:) Bir başka yazıda görüşmek üzere.

Soner…

Person of Pinterest ( Episode: Bir Sosyal Medya Hikayesi )

O seni izliyor, ne yaptığını biliyor ve henüz gerçekleşmemiş alışveriş için ona destek veren iki kahraman harekete geçip kurbanı koruyorlar ve alışveriş yapmaktan vazgeçiriyorlar. Yazının başında kafanızın karışmaması için kısa bir açıklama yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Hikayenin asıl amacı, son dönemde hızlı bir yükselişe geçen sosyal medya ile; bu filmi birleştirerek bir hikaye oluşturmak. Bu şekilde oluşturduğum hikaye sizi sıkmadan hem bilgilendirecek; hem de gerçekleri görerek doğru strateji belirlemenize yardımcı olacaktır.

Filmi izleyenler iki meşhur adamımızı resimden tanımıştır, John Reese ve Harold Finch. Filmi izleyenler, hem filmin konusunu; hem de başrolde oynayan bu iki karizmatik oyuncuyu tanıdıklarına adım gibi eminim. Tanımayanlar için filmin konusundan biraz bahsedeceğim ve karakterleri de tanıtacağım, işte özet :

En iyi suç henüz işlenmeyendir. Lost’un yaratıcısı J.J. Abrams ve The Dark Knight’ın senaristi Jonathan Nolan’dan yepyeni bir gizem öyküsü. Kameralar her yerde! İzliyorlar, dinliyorlar, kaydediyorlar… Sizin hakkınızda her şeyi biliyorlar! Peki siz onlar hakkında ne biliyorsunuz? Gizemli bir işadamı olan Mr. Finch, ileride işlenecek suçları önceden önlemeyi hedefleyen bir bilgisayar programı geliştirir. İlginç bir karaktere sahip bu milyoner işadamı elindeki programı hayata geçirebilmek için resmi kayıtlarda ölü olarak geçen Reese adlı eski bir CIA ajanıyla anlaşır. Kendi kaynakları ve teknolojisiyle, Reese’in yetenekleri ve sezgilerini birleştiren Mr. Finch’in amacı; gelecekte işlenecek olan suçları henüz suçlular eyleme geçmeden önlemektir.

Hikayemize geçelim, evet bu filmde olduğu gibi sosyal medyada da bizi izleyen ve ne yaptığımızı devamlı takip eden programlar ve platformlar mevcut. Bildiğiniz üzere şirketler sosyal medyanın güçlenmesiyle birlikte  gözünü bu platformlara diktiler ve yapılan her adımı, yorumu izleyeme aldılar. Tabiki filmin aksine bizim yararımıza değil; bize bir şeyler satmak için bizi izliyorlar ve aramızdan birini seçip ödül falan da vermiyorlar. Sosyal medya’yı takip eden sistemlerden en dikkati çeken boomsonar ve buna benzer birçok program var. Peki bu programlar nasıl işliyor kısaca anlatalım, bu programların temel mantığı twitter ve facebook gibi firmalara para ödeyerek sistemlerine bağlanmak ve databaselerinden bilgileri çekmek. Bu şu demek oluyor: paylaşımlarınız çok da güvende değil. Genelde şirketlerin lehine çalışan bir sistem mevcut.

Yukarıda bahsettiğim bilgilerden haberi olmayan kullanıcılar hoşlandıkları, hoşlanmadıkları her şeyi birbiriyle paylaşıyorlar ve bu bilgileri izleyen, rapor alan şirketler de bu bilgilere göre bir aksiyon alıyor. Örnek vermek gerekirse;  ben mini cooper’ın yeni çıkan bir modelinden hiç hoşlanmadığımı arkadaşıma anlatıyorum, facebook veya twitter üzerinden yazışıyoruz, burada mini cooper kelimesinden raporlama yaptıkları için benim arkadaşımla yazıştığım kelimelerin olumlu / olumsuz analinizi yaparak firmaya raporluyorlar. Firma ise bu raporlamalara ve olumlu/olumsuz yönlerin ve yorumların da ne olduğunu analiz ederek bir aksiyon alıyorlar.

Ben kendi adıma şirketlerin yukarıdaki sisteme göre çok başarılı olacaklarını düşünmüyorum; çünkü sosyal medyada her şey çok hızlı ilerliyor ve çok hızlı gerçekleşiyor, bugün çok hoşlandığım bir şeyi yarın hoşlanmayabilirim. Tabiki şirketler adına kullanıcıları izlemek ve satışlarını artırmak ve şirketin gidişatı için bir aksiyon almak istemeleri çok normal; fakat kişilerin özel hayatlarına müdehale ederek bunu yapmaları hoş değil. Ayrıca, bu analizlerin de ne kadar güvenilir olduğu tartışılır. Çok ünlü şirketlerin sosyal medyaya muhtaç olmaları beni çok hayrette bırakıyor, evet sosyal medyayı takip etmek gerekli; fakat tamamen sosyal medyayı merkeze yerleştirmek çok doğru değil.

Birde sosyal medya da Person of Pinterest kısmı var. Bu ismi Pinterest sitesinden esinlenerek oluşturdum. Yukarıdaki resimde Pinterest sitesinin ana sayfasından örnek resim var. Sosyal medya kullanıcıları ilginç bulduğu siteleri ve kendi geliştirdikleri herhangi bir bilgiyi bu site ve benzeri site aracılığıyla paylaşabiliyorlar.

Örnek olarak : aşağıdaki resimde göreceğiniz üzerine, saç örme sitilini pinterest e pinleyerek hem bilgi verilmiş; hem de link verilerek kullanıcıları siteye çekmeye çalışmışlar. Bu teknik yeni bir teknik, reklamların itici olduğunu anlayan şirketler / pazarlamacılar şimdi de yeni bir teknik deniyorlar, gelin saçının nasıl yapıldığını anlatarak önce bilgi verip; daha sonra ise sizin siteye gelmenizi sağlıyorlar.
Konudan çok fazla uzaklaşmadan özetlemek istiyorum: Şirketler sosyal medya pazarlamasında çok dikkat etmeliler, artık reklamları direk vermek çok itici oluyor ve çok da başarılı değil. Her yerde bannerlar, çıkan komik komik yazılar artık sosyal medya kullanıcılarına çok itici geliyor ve artık hiçkimse bu bannerlara tıklamıyor ve bakmıyor. Sinema.com’a girdiğimde karşıma bir reklam çıkıyor ve bu reklamı kapatmak için o kadar hızlı davranıyorum ki, karşıma çıkan reklamın ne olduğunu hatırlamıyorum tabi:))

Kullanıcılar için ise durum çok farklı, kullanıcılar, şirketlerin konuyu bu kadar ciddiye aldığını düşünmüyorlar ve birçok insanın haberi yok. Aslında bu yazıyı yazmamın nedeni insanları biraz bilinçlendirmek. Şirketlerin sosyal medyayı kullanmasına karşı değilim; fakat şirketler sosyal medyadaki kullanıcıları aptal yerine koymaması gerekiyor. Özellikle de konu kişisel güvenlik seviyesini aşıyorsa!

Bir başka yazıda görüşmek üzere, gelinlik saç modelinin keyfini çıkarın:)

Youtube’u kapatmak doğru mu?

Yasaklamak artık moda oldu ve eline azıcık imkan geçen hep bir şeyleri yasaklamaktan ve engellemekten yana. İnsanların kullandığı zaman hep sağdan sola doğru işler ve zaman hep ileriye doğru gider; fakat ne yazık ki zaman ileriye giderken, insanlığın geneli de hala geri çekim etkisine kapılır ve hep geriye doğru bir gidiş gösterir. İnsanlığın geriye gitmesiyle ilgili makalemi okuyabilirsiniz; fakat bu yazıda ben youtube’un kapatılması üzerine yazımı yazacağım ve başlayalım:)

Yasaklarla kurulmuş ilerlemeyen bir sistem. Okumuş bir yerlere gelmiş ve yetkilendirilmiş; fakat neyi doğru yaptığını ya da yaptığını sorgulamayan bir insan portresi. Youtube kapandı ve malum yaklaşık 3 aydır kapalı. Kapanma nedeni ise gerçekten çok komik. Türkiye’ye ve diğer değerlere hakaret eden videolar var diye, bütün dünyanın girdiği ve izlediği bir siteye, Türkiye’den erişimi engellediler. Sadece Türkiye’dekiler bu siteye giremiyor ve dünyadaki bütün ülkeler rahatlıkla girip bu videoları hala izliyorlar. Zaten yasaklanma nedeni olan videoları Türkler izlemiyor; dünyadaki diğer milletler izliyor. Bu videoları atanlara da gün doğuyor.

Peki bu nasıl bir mantık, yasaklamak ve engellemek. Mahkeme kararıymış diye bir yazı, peki neyi yasakladıklarını sorsanız bilirler mi acaba? Artık basit video sitesi olma özelliğin aşmış ve içinde binlerce önemli ders ve bilim adamlarının derslerini içeren bir sürü videolar barındıran harika bir site. Yazılım derslerinin olduğu ve daha birçok dersin olduğu, insanların kendilerini ifade ettiği çok yararlı bir siteyi yasaklayarak insanlarını cahilleştirmek:(

Bu insanlar bence neyi engellediklerini bilmiyorlar. Akıntıya karşı kürek çekilmez, yaşanacaklar engellenemez. Bugün ya da yarın bu engeller de aşılacaktır; fakat ülkesine ve ülkesindeki insanlarının geleceklerine zincir vuran zihniyetleri şiddetle kınıyoruz. Peki engellediniz de ne oldu. Çoban dağa küsmüş, dağın haberi yok:) Artık bırakalım bu yasakçı zihniyeti ve gelişmenin önünü açalım.

Youtube’u engelleyenler, acaba sormak istiyorum, çocuklarına Apple mp3 alıyorlar mı, ya da evlerinde bilgisayar var mı? Ya da ne biliyim, mp3 dinliyorlar mı; ya da Lcd tv mi iyidir, plazma tv mi daha iyidir diye tartışmalara katılıyorlar mı? Bence bu saydığım her şeyi yapıyorlar ve youtube’a girip izlediklerinden de adım gibi eminim; fakat neden engelleme izni verdiler derseniz, bir garip dünya hali diyorum:)

Sonuç olarak konuyu bağlamak gerekirse, yasaklarla hiçbir şey çözülemez. Bırakalım bu yasaklama zihniyetini ve modern adımlar atalım. Bazı şeyleri aşmamız gerekiyor. Ya bütün teknolojik gelişmelere kapılarımızı kapatacağız ya da akıllı adımlar atarak geleceğe doğru daha güçlü olarak ülkemizi ilerleteceğiz.

Kapatmak çare olsaydı, insanlar ışıkları açmak için uğraşmazdı:)

İnsanlığın Ayrım Noktası, Gelişenler ve Gelişmeyenler…

İnsanlık bir çok gelişmeyle sarsıldı ve bir çok evrimden geçti. İlk taşları kullandı insan ve beyni gelişti ve öğrendi. Daha sonra demir ve çeliği buldu ve kılıçlar yaptı. Kılıçlar bir çok kanlı savaşa neden oldu ve insan durmadı, gelişmeye devam etti…

Savaş insanlık için acımasız bir deneyim oldu her zaman; fakat insan ne öğrendiyse savaş yaparak öğrendi. Kendiyle başbaşa kaldı ve insan kendisiyle yüzleşti. Araç gereç edindi ve bu araçları çok iyi kullanarak deneyim kazandı ve deneyimsiz insanlara hükmetmeye başladı. Önce kas kuvvetiyle yolculuk yaptı ve daha sonra At gibi binek hayvanları evcilleştirdi. At’ı çok iyi kullandı ve diğer milletlere üstünlük sağlamaya başladı insan.

Gelişenler kendini yavaş yavaş gösterdi. Şatolar ve kaleler yaptı ve toplum olmaya başladı. Tabiki bu toplumların güçlüleri ve akıllıları, o toplumları yönetmeye ve yönlendirmeye başladı. Kendi hırslarını ve bilgilerini başka toplumlar üzerinde hülüm yürütmek için kullandılar ve acımasız savaşlar başladı. Eskiden teke tek olan savaşlar; toplu halde yapılmaya başlandı ve tarlaların arasından kanlar akmaya başladı nehirlere doğru.

Ondandır hemen hemen bütün orduların armalarında buğday ve kılıç vardır; çünkü en kanlı savaşlar hep tarlalarda olmuştur. Buğday ve kılıç insanın yaşaması ve hayatını sürdürmesi için temel iki kavram olmuştur hep insanlar için. Peki insanlar daha daha geliştikten sonra durum nasıl oldu. Durum daha da kötüye gitti, insan geliştikçe öğrendikçe daha acımasız silahlar edindi ve acımasızlıkta sınır tanımadı. Kılıçları kullanarak şehirleri yakan ve insanları kılıçtan geçirenler, barutlu silahları edindiği zaman diğer insanları kurşuna dizmeye başladılar.

İnsan geliştikçe gelişti ve gelişmeyenler üzerinde hakimiyeti daha da arttı. Savaş gemileri, top ve ateşli ağır silahlar yapmayı öğrendi ve bir anda tarlalarda süren savaşlar, kahverengi alanlarda ve binaların, sanayileşmiş yapıların arasında yapılmaya başladı. Ağır makinelerle ve tanklarla birbirine acımasızca saldırdı insanlar. Aslında gelişenler savaştı bu savaşlarda ve gelişmeyenler, gelişenlerin tepindikleri yerde ezildiler. Yok edildiler ve ezilenler hep ayağa kalkmak istediler.

Sanayileşme iki tip insan ordaya çıkardı. Birisi materyalist ve dünya çıkarlarını güden, diğeri ise insanlık onurunu savunan ve onun için mücadele veren. Materyalistler tanklar, toplar ve uçaklar yaptılar gelecekteki savaş için; sosyal insanlar ise eğitime ve kültüre yatırım yaptılar ve kendilerini kültürel açıdan geliştirdiler ve bir savaş patlak verdi. Bu savaş uçakların gece kalkıp bütün bir şehrin üzerine yağmur gibi ölüm yağdırdığı bir savaştı.

İnsanlar yıkık binaların arasından çırılçıplak bedenleriyle kurtulmaya çalışıyorlardı elbiselerini alan alevlerden ve iki renk vardı orda, kırmızı ve siyah, alevin ve karanlığın rengi. İkiside birbirini bastırmaya çalışıyordu, birisi parlarken, diğeri onu bastırıyor ve karanlığını üzerine yansıtıyordu. Daha sonra ses, uçakların ve bombaların sesi. Çığlık atan insanlar ve onların üzerinden uçan, ölüm saçan kuşlar…

Savaşlar bittiğinde, insanlar çok ağır kayıplar vermişti. İnsanlık bir kez daha sınav verdi. Ne sebep olmuştu bu savaşa bilinmiyordu ve kimse de çözemedi; fakat ilerlemek için savaşlar da şarttı. Savaşlardan sonra insanlar şehirlerini onardılar ve savaşın öğrettiği şeyleri normal hayatta kullanmaya başladılar. Savaşta kullanıla telsiz teknolojisi telefonun önünü açtı ve bombardıman uçakları, yolcu uçaklarının gelişmesine neden oldu.

İnsan savaşlarla sahip oldu elindekilere. Eşi için savaştı mağara devrinde, eşe ve çocuğa sahip oldu. Tarlası için savaştı ve tarla sahibi oldu ve durmadan bu döngü böyle devam etti. Savaşlar sonucunda insan teknolojiyi edindi ve inanılmaz gelişmelere gebe kaldı yaşamın ta kendisi. 2000’li yıllarda insan bir şeyi fark etti: son 40 yılda yaşanan gelişmeler, insanlığın bundan önceki tüm tarihine eşit olduğunu? Yani 4000 yılda insanın sahip olduğu ilerlemeden daha fazla gelişme 1960’dan sonra yaşandı ve kat kat fazlaydı.


İnsan en tehlikeli oyuncağına sahip oldu : nükleer bombalar ve atom bombası. Bunu kullanan caniler oldu ve insanlığın kaderiyle oynadı; fakat en anlamlı sözü yine o atom bombasını icat eden bir bilim adamı söyledi : Albert Einstein. Bizde bu cümleyle yazımızı bitiriyoruz :

“İnsanlar birgün gelecek öyle bir savaş yapacaklar ki; bu savaş bittiğinde tekrar savaşmak için ellerinde sadece sopaları ve taşları kalacak”!