Kategori arşivi: PR ve Halkla İlişkiler

Online Reklamlar Boşa Harcanan Para mı?

İnternetin hızlanması ve buna paralel mobil cihazlar ve bilgisayar teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte sosyal mecraların da bu gelişime katılmasıyla birlikte dijital devrim dediğimiz süreç gerçekleşti. Avrupada ve Amerika’da dijital devrim süreci daha özümsenerek gerçekleşti; fakat Türkiye ve benzer ülkelerde bu süreç neredeyse tepeden inme gerçekleşti. Neden mi?

Daha birkaç yıla kadar kim twitter’dan haberdardı? Ya da insanlar haber sitelerinden veya çöpçatanlık sitelerinin dışında hangi sosyal mecraları biliyordu? Ben sayının çok fazla olduğunu düşünmüyorum. Instagram, Pinterest ve LinkedIn’i kim biliyordu? Bu konuda ısrar ediyorum,  şu anda sokağa çıkın ve sorun, belirli bir eğitim seviyesine sahip insanların dışında bu siteleri bilen insan çok azdır. Tv reklamlarında, haberlerde ve dergilerde karşılarına sürekli çıkan sosyal mecralar facebook, twitter ve google + ‘ın dışında diğer sosyal mecraların çok bilindiğini düşünmüyorum.

Peki çoğunluk dijital medyadan haberdar değilse online reklamlar kampanyanız için ne kadar etkili olacak? Şirketinize göre veya satacağınız ürüne göre hedefleyeceğiniz kitle dijital medya’da reklamınızı görebilecek mi? Örnek olarak facebook reklamlarını örnek alalım. Ben 5-6 yıllık facebook serüvenimde hatırladığım 1 tane bile facebook reklamı yok. Gözlerimi kapatıyorum ve dijital mecrada hangi reklamı ya da banner’ı hatırlıyorum diye ( Hatırladığım birkaç reklam var  ama bunlar banner değil ), size açık bir şekilde itiraf ediyorum aklıma hiçbir reklam veya marka gelmedi:) o zaman pazarlamacılar dijitale para yatırırken ne kadar etkili olacak dikkat etmeli öyle değil mi?

Peki banner’ı nasıl bilirdiniz derseniz, hiç iyi bilmiyorum derim; çünkü banner gördüğüm zaman kaçıyorum ve banner’a alternatif siteye giderken 10sn sonra yönlendirileceksiniz gibi reklamlar çıkıyor ve aynı şekilde gözlerimi kapatıyorum:))) ve o kadar hızlı bir şekilde atla’ya basıyorum ki o reklamı görmem mümkün bile değil.

Özetlemem gerekirse banner ve diğer dijital reklamlara tıklamıyorum ve aklımda kalmıyor. Diğer yaratıcı reklamları da sadece izliyor ve gülüyorum. Örnek olarak viral yapılan kampanyalar ve video reklamlara şamata olsun diye bakıyorum:) Örnek olarak Pepsi’nin yaptığı basket oynayan Uncle Drew çok güzel bir reklam çekmişler hoşuma gitti; fakat bu reklamı izledim diye pepsi içmiyorum ve izleyen hiçbir arkadaşım da pepsi içmiyor?? İşte bu noktada pazarlamacıların çuvaldızı kendilerine batırmaları gerekiyor ve boşuna para harcamamaları gerekiyor. Peki dijital reklamlar başarılı olmuyorsa en etkili yöntem nedir diye soracaksınız! Yani ne yapalım online reklam vermeyelim mi derseniz ben verin ama nasıl reklam kampanyası oluşturacağınızı iyi planlayın derim. Geleceğin trendi içerik pazarlamasıdır. Biraz içerik pazarlamasını bilmeyenler için özetleyelim.

İyi içerikler oluşturan siteler ve basılı yayınlar aracılığıyla ürünü tanıtmak diye özetleyebiliriz. Örnek olarak iphone 5 incelemesini video ile yapan bir site aslında iphone 5’in pazarlamasını yapmaktadır; fakat bu pazarlamayı iphone 5’i satın alın diye güzünüze sokmuyorlar, özelliklerini ve sizin için faydalı olacak yönlerini gerçek ve dürüst bir incelemeyle anlatarak sizi güdülüyorlar ve siz de ikna olursanız satın alma gerçekleşiyor.

Şimdi size bir soru sormak istiyorum lütfen yorum bırakarak bu soruya cevap verir misiniz, bir ürün satın alırken ne yapıyorsunuz? Hemen gazete almaya koşup ilanları mı inceliyorsunuz; yoksa google’da arama yapıp ürünle ilgili siteleri gezip özellikleri inceleyip yorumları mı okuyorsunuz. Bence 2. seçeneği yapıyorsunuz; çünkü bende bu yöntemi tercih ediyorum:)) İçerik pazarlaması işte bu demek!

Bu örnekle ne demek istediğimi daha iyi anlattığımı düşünüyorum ve yazıyı okuduğunuz için tşk ederim, aşağıda içerik pazarlaması için iyi hazırlanmış örnek siteleri bulabilirsiniz.

BeingGirl.com, Man Of The House , Home Made SimpleGeneral MillsTablespoon.com , KraftRecipes.com. Responsibility Project , Allstate blog.

Soner Görpeli tarafından yazılmıştır

Reklamlar

Markanızın Müşteri İlişkileri Ne Kadar Güçlü? Müşterine Sahip Çık!

Markanızı oluşturdunuz ve satış yapmaya başladınız, genel anlamda baktığınızda işleriniz iyi gidiyor ve satışlardan iyi karlar elde ediyorsunuz; fakat kısa vadede bu başarı sizi yanıltıyor olabilir. Çalışanlarınızın yaptığı en ufak bir hata çok hızlı bir şekilde sosyal medya’da paylaşımlar aracılığıyla yayılabilir ve bu da sizin marka itibarınıza çok ciddi zarar verebilir. İletişimin ve sosyal medya’nın bu derece gelişmiş olduğu bu çağda attığınız her adıma çok dikkat etmeniz gerekmektedir.

Markayı sadece bir satış aracı olarak görmemek gerekiyor. Markanız sizin kimliğinizdir, kişiliğinizdir ve müşteriyle aranızdaki iletişim köprüsüdür. İnsanlar Ahmet, Mehmet’le iletişime geçmez, hatta isimleri hatırlamazlar bile; insanlar Nike’la iletişime geçer, hepsiburada’yla iletişime geçerler. Orada çalışan ve markaya zarar veren bir yetkiliyi umursamazlar bile! Bundan dolayı markanız için itibar yönetimi çalışmalarına da hemen başlamalısınız. Markada İtibar Yönetimi çok kolay yönetilecek bir durum değildir ve hatta çok da zordur.

Yukarıdaki paragrafı geçen hafta yaşadığım bir olayla açıklamak istiyorum. 3 yıl önce YKM’den Armani marka gözlük aldım, çok kullandığım bir gözlük değildi ve kutusunda dururken camındaki kaplama kalkmış. Gözlüğü aldım ve YKM müşteri hizmetlerine teslim ettim. 2 hafta sonra beni aradılar ve gözlüğü gönderdikleri ithalatçı firmanın 80 TL para talep ettiğini yansıttılar. Bende bu ücreti neden ödemem gerektiğini söyledim; fakat net bir cevap alamadım. Daha sonra müşteri hizmetlerindeki yetkili bana isterseniz firmanın telefonunu verelim siz arayın konuşun dedi:) Benim cevabım ise : Ben YKM’yi tanırım, ortada bir sorun var ve sizin bu sorunu çözmeniz gerekiyor ve müşteriniz olarak bana destek vermeniz gerekiyor diye cevapladım. Bu yaşadığım olaydan dolayı YKM’den bundan sonra bir ürün alacağımı hiç düşünmüyorum ve ayrıca Armani’den de asla bir gözlük almam:)

Yukarıda yaşadığım olayı önce twitter’da yazdım ve şimdi de bloğum aracılığıyla paylaşıyorum ve birkaç hafta sonra bütün arama motorlarında gözükecek. İnternet kullanıcıları Armani gözlük diye aradıklarında bu yazı ile karşılaşma olasılıkları çok fazla ve bu yorumları okuduktan sonra Armani’den gözlük; ve YKM’den bir ürün alırken tedirgin olacaklarını düşünüyorum. Bundan sonraki süreçte eğer YKM bana destek olmaz ve kusurlu ürünü değiştirmez veya tamir ettirmezse, yine facebook, twitter, şikayetvar, linkedin, google+ gibi sosyal ortamlarda paylaşarak bu şirketler hakkında insanları bilinçlendireceğim.

Gördüğünüz gibi müşteri hizmetlerinde yaşanan en ufak bir sıkıntı bile nelere neden oluyor. Bu faktörleri dikkate alarak tüm şirket personelini eğitmek ve müşterilere verilecek cevaplar konusunda hazırlıklı hale getirmek marka itibarının güçlenmesi için çok önemli bir faktör haline gelecektir.

Bu yaşadığım olaydan dolayı YKM hızlı aksiyon alıp beni telefonla arayıp tedirginliğimi giderseydi ve kusurlu ürün için bana destek olacaklarını ve yanımda olacaklarını söyleselerdi, bende şimdi burada YKM beni aradı ve yaşadığım sorunu çözmek için elinden geleni yaptı diyerek firmayı göklere çıkarabilirdim.

Yukarıda size olumsuz yaşadığım bir örnekten bahsettim. Şimdi de olumsuzdan olumluya dönen bir durumdan bahsetmek istiyorum. Elektro World’den Ipad aldım ve Ipad’lebirlikte Apple Smart Cover aldım. 5-6 ay içinde Smart Cover’ın mıknatısı düştü, ürünü Elektro World’e götürdüm, ürünün orjinal olmadığını, bana yanlışlıkla orange marka ürün satıldığını kabul ettiler ve 3 gün içinde ürün değişimi için mesaj attılar ve ödediğim tutarı iade ettiler. Hatalarını kabul etmeleri ve sorunu hızlı çözmeleri bende olumlu bir etki bıraktı. Bu durum benim markaya olan tutumumu olumsuzdan olumluya doğru değiştirdi.

Müşteriler çok hassastır. Özellikle iletişimin bu kadar güçlü olduğu bir dönemde daha da hassastırlar. Markanızın itibarını, hem sosyal medya’da aksiyon alarak; hem de mağazalarda ve call center aracılığıyla müşterilerle iletişimde olan personeli eğiterek koruyabilirsiniz. Çok iyi aksiyonlar almanız durumunda müşterilerinizin marka sadakati daha da artmış olur ve bu da satışlarınıza yansır.

Bir müşteri gözüyle bakıyorum ve düşünüyorum, eğer Elektro World beni mutlu ediyorsa, sorunumu çözüyorsa biraz fazla fiyatı bile kabul ederek bu firmayı tercih edebilirim.

Sonuç olarak müşterilerinize değer verin ve onları önemseyin; böyle davranırsanız onlarda sizi ödüllendirir ve hakkınızda iyi şeyler konuşur… WOMM’unuzun prestiji de bu sayade artabilir. Özetle müşterilerinize sahip çıkın, koruyun, kollayın:)

Written By Soner Görpeli

İmla hataları varsa lütfen kusura bakmayın, yazıyı okuyacak vaktim olduğunda cümle ve imla hatalarını düzelteceğim.

Steve Jobs’mı Apple’ı; yoksa Apple mı Steve Jobs’ı yarattı?

Klasik yumurta tavuk soru hikayesini bilirsiniz. Düşünürsünüz ama doğru cevabı söyleyemezsiniz; çünkü cevabınız ne olursa olsun aynı sonuca gider:  Yumurta mı tavuktan; Tavuk mu yumurtadan çıktı?  Yazının başlığına baktığınız zaman, aslında konunun tavuk ve yumurtayla ilgisini biraz olsun tahmin edebilirsiniz. Bir tarafta dünyanın en başarılı markası Apple; diğer tarafta ise markayı yaratmış ve adeta markasıyla özdeşleşmiş bir insan : Steve Jobs. Peki Apple’ın bu kadar başarılı olmasının nedeni neydi?

Şimdi kısaca Apple nasıl doğdu ve Steve Jobs Apple’ı bu noktalara nasıl taşıdı biraz bahsedelim. Bu bölümü çok hızlı ve kısa geçeceğim, detaylı bilgi için Steve Jobs: Apple kitabını okumanızı tavsiye ederim. Steve Jobs 24 Şubat 1955  yılında San Francisco, California’da doğdu. Doğumundan hemen sonra evlatlık olarak bir aileye verildi. Büyüdüğü bölgede çok sayıda elektronik mühendisi oturuyordu. Steve Jobs 10’lu yaşlarda elektroniğe çok ilgi duyan bir çocuktu ve elektronik aletlerin pratikliği onun dikkatini çekiyordu ve cezbediyordu. İlerleyen zamanlarda üvey babasının işini kaybetmesiyle bizim silikon vadisi olarak isimlendirdiğimiz Sunnyvale civarlarına taşındı. Steve Jobs’un hayatını değiştiren olay aslında bu taşınmaydı diyebiliriz. Etrafında yetenekli mühendisler cirit atıyordu ve devamlı öğrenme istediği olan Jobs’da etrafındaki mühendislere devamlı sorular sorarak bir şeyler öğreniyordu. Steve Jobs’ın hayatını değiştiren ikinci olay ise elektronik dehası Stephan Gary Wozniak’la tanışmasıydı. Wozniak bir bilgisayar geliştirmişti ve Steve Jobs’da bir ortak arkadaşları aracılığıyla bu bilgisayarı görmeye gitmişti.

Steve Jobs, Wozniak’ın bilgisine çizdiği devrelere hayran kalmıştı. Wozniak elektronikte çok iyi olmasına karşın; Jobs tuttuğunu koparan ve hırslı bir kişilikti. Aslında Steve Jobs’u bu noktalara getiren iki şey vardı: İlki çok hırslıydı, ikincisi ise çok hayalperestti. Kimsenin düşünmediği şeyleri düşünüyordu, mühendislerin olmaz hatta imkansız dediği şeyleri istiyordu. Bu özelliğinden dolayı arkadaşlarıyla ve ileriki dönemlerde çalışanlarıyla ve yönetimle çok sorunlar yaşamıştı.

Wozniak’la birlikte  Atari Inc.’de iş bularak oyun tasarımcısı olarak çalışmaya başladılar. O zamanlarda ABD’de, satılan Cap’n Crunch’ların içinden çıkan düdükler, üzerlerinde ufak değişiklikler yapılınca AT&T tarafından uzun mesafeli aramaların denetleme frekansı olan 2600 Hz’i sesini verebiliyorlardı. Kısa bir süre zarfında Jobs ve Wozniak 1974 yılında iş hayatına atılarak pahalı uzun mesafe görüşmelerini bedava yapabilmek için “blue box”‘lar üretmeye başladılar ve satışlardan bir miktar para kazandıktan sonra bilgisayar yapımına başladılar.

1976 yılında Jobs 21, Wozniak’da 26 yaşındayken Apple Computer Co.’yu Jobs ailesinin garajında kurdu. İlk olarak piyasaya sürdükleri ev bilgisayarı Apple I’di ve onu 666.66$’a satıyorlardı. Apple’ın kurulduğunu duyan insanlar asla başarılı olamayacaklarını ve çok kısa sürede batacaklarını düşünüyorlardı. Garajda kurulan bir şirket nasıl oldu da bu dünyanın en iyi markaları arasına girdi. Hikayeyi çok iyi bilmeyen insanlar bunun bir mühendislik faktörü olduğunu düşünebilir, veya çok iyi bir reklam kampanyası sonuncunda oluştuğunu düşünebilir; fakat Steve Jobs’un kendi ağzından söylediği aşağıdaki cümleleri okuduğunuzda eminim bu fikrinizden vaz geçeceksiniz.

Üniversiteyi bıraktıktan sonraki dönem için Steve Jobs’ın sözleri :

“Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı. Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı. Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Bir şeye güvenmelisiniz – tanrıya, cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi bir şeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.”

Evet, Steve Jobs’ın kendi ağzından söylediği cümlelerden Apple’ın yükselmesine ve çok sevilmesine neden olan şey sadece mühendislik değildi. İkinci bir etken ise basitlik ve sadelikti. Apple’a bu özelliği yine Steve Jobs kazandırmıştı. Zen felsefesinden etkilenmiş ve bluebox’lardan kazandığı paraları Budizm’i tanımak için binlerce km yol giderek harcamıştı. Zen felsefesinden öğrendiklerini Apple’da kullandı ve Apple’ın ürettiği her üründe bu felsefeden taviz vermedi. Elinize bir iphone aldığınızda sanırım bunu hissedebiliyorsunuz.

Apple ve Steve Jobs’un hikayesinin konumuzla bağlantısı şu : Bir marka olarak Apple’ın bu noktalara gelmesine neden olan şey aslında mühendislik değildi; eğer böyle olsaydı Apple’ın yerinde başka firmalar olurdu ve muhtemelen siz de iphone, ipad kullanamıyor olurdunuz. Apple’ı yaratan Steve Jobs’ın kendisiydi. Steve Jobs insanların seveceği bir hikayeyle birlikte bir marka ve bir kahraman yarattı. Bu markanın bir hikayesi vardı, kişiliği vardı, ayrıca bir kahramanı vardı. Bu kahraman Steve Jobs’ın ta kendisiydi. Apple denildiğinde ilk önce aklınıza ne geliyor? Benim aklıma doğrudan Steve Jobs geliyor. Muhtemelen birçok insanın aklında da aynı şekilde düşünceler oluştuğuna eminim.

Bu hikayeden şu dersi çıkarmamız gerekiyor. Eğer markanızın iyi bir hikayesi ve markanın bir kahramanı yoksa kendi mavi okyanusunuzu yaratamazsınız. Apple kendi mavi okyanusunu yarattı ve bu da Steve Jobs sayesinde oldu. Apple gibi başaralı bir marka yaratmak istiyorsanız reklamlardan farklı olarak bir kahraman yaratın ve bu kahramanın bir felsefesi olsun. İçi boş olan hiçbir marka başarılı olamaz…

Written By Soner Görpeli

Yararlanılan Kaynaklar : STEVE JOBS APPLE

Jeffrey S. Young

William L. Simon

Yakamoz Biyografi

Yazıdaki imla hatalarından dolayı kusura bakmayın, işten geldikten sonra yazıyorum ve tekrar okuma fırsatım çok zor ( sabahlarsam verimli olamam ) daha sonraki günlerde imla hataları varsa düzelteceğim.

Broşür, flyer, föyleriniz ve diğer tasarımlarınız yeterince etkili mi?

Şirketler kendilerini, ürünlerini ve diğer etkinliklerini duyurmak için broşürlere, flyerlara ve föylere ihtiyaç duyarlar ve bu ihtiyaç çerçevesinde materyalleri hazırlamaya koyulurlar. Bu hazırlık evresi genelde plansız ve anlık olur. Fuarlara medya desteği verdiğim için bu alanda örneklerle ilerlemek istiyorum. Yurtdışında bir fuar vardır ve birkaç günde broşürün, afişin hazırlanması gerekir. Ya da pazarlamasını yaptığınız bir fuarın tanıtımını, başka bir fuarda yapmak için, hızlı bir hazırlık evresine girererek broşürleri hazırlarsınız.

Peki acele bir şekilde hazırlanan broşür/afiş ne kadar etkilidir. İnsanlar ellerine tutuşturulan broşürleri okuyorlar mı? Okuyorlarsa bile akıllarında bir şeyler kalıyor mu? Ve en önemli soru: insanlar okuduklarından etkileniyorlar mı? Ben bu konuda çok çekimserim; çünkü okuduğum broşürlerin %80’inden etkilenmiyorum.

Klasik örneklere bir bakalım ve yapılan hataları inceleyelim. Bu hataları gördükçe belki de daha yaratıcı afiş ve broşür hazırlayabiliriz ne dersiniz? Baskılı ve görsel işlerde tasarım ve teknik detaylar çok önemli; fakat bir o kadar tipografi ve renk kullanımı da önemli. Ve en önemlisi ne biliyor musunuz, metinlerin doğru kullanılması, etkileyici cümleler ve ana fikir. Metinleri ne kadar etkili bir şekilde kullanırsanız, insanları daha hızlı etkileyebilirsiniz. Aşağıdaki paragrafta bu fikri destekleyen örnekleri göreceksiniz, bir göz atmakta fayda var diye düşünüyorum.

Broşürde kampanya:) Soldaki resme dikkatli bakalım. Kafanızda ne canlandı? Ben bu resmi arama motorunda bulduğumda biraz güldüm. Benim anlatmak istediğim standartlarda iş çıkaracaklarından biraz kuşkuluyum ve neden böyle düşündüğümü de aşağıda sizinle paylaşacağım broşür örnekleri ve site linkleriyle daha iyi anlatacağımı düşünüyorum.

Bu tarz broşürlerin devri geçti. Daha önce Web 2.0’la ilgili blog yazmıştım, Web 2.0 trendi her şeyi kökten değiştirdi ve şirketlere şu mesajı verdi. Pazarlama faaliyetlerinizde ve kullandığınız bütün araçlarda bütünlük olsun ve bu bütünlüğü sağlarken görselliği, tipografiyi ve diğer unsurları iyi ve etkili bir şekilde kullanmalısınız. Sizde bu kuralı dikkate alarak  materyallerinizi gözden geçirebilirsiniz. Bu sayede vermek istediğiniz mesajları daha doğru ve etkili verebilirsiniz. Şimdi kuralları incelemeye başlayalım.

Renklerin Önemli :
İlk kuralımız renk kuralı : Yazıya başlamadan önce size renk kuralıyla ilgili çok kısa bilgi vermek istiyorum. Daha önce, Marka’da Renk Kuralı konusuyla ilgili yazı yazmıştım. Bu yazıma blogda arama yaparak ulaşabilirsiniz. Renk kuralında önemli olan şudur. Kurumsal renginiz/logo renginiz ve bu renkleri kullanma biçiminiz çok önemlidir. Örnek olarak, Coca Cola logosunda kırmızı rengi kullanır ve bütün materyallerinde de kırmızı rengi ağırlıklı olarak kullanır. Siz hiç Coca Cola’nın mavi rengi baskın kullandığını gördünüz mü? Peki Mavi rengi hangi firma kullanır? Pepsi:) Markada renk kuralına göre 5 temel rengi seçmeniz size avantaj sağlayacaktır ve rakibinizin tam karşıt rengi kullanmanız sizin akılda kalmanız ve farklılaşmanız için çok önemlidir.

Renk kuralına biraz göz atın ve hangi renkler birbiriyle uyumlu, renkler ne anlama geliyor ve retinanın hangi bölgesinde oluşuyorlar gibi çok önemli bilgileri öğrenmeniz, hazırladığınız her materyalde size çok büyük katkı sağlayacaktır. En önemlisi broşür tasarladığınız ürünü yansıtacak renk ne? Kurumsal renklere göre mi hareket edeceksiniz; yoksa herhangi bir renk seçerek mi ilerleyeceksiniz, bu konularda fikir sahibi olacaksınız. Konumuza tekrar dönelim:

Evet herhangi bir çalışmaya başlamadan önce verilmesi gereken en önemli kararlardan birisi renk kararıdır. Benim önerim ürünün rengine uyumlu renkler seçilerek tasarımın yapılması. Örnek olarak aşağıdaki resimlere bir göz atalım. İlk baktığınızda görselin hangi ürün için hazırlandığını tahmin ettiniz mi? Bence evet, görsele bakar bakmaz ne olduğunu anladınız. Peki neden bu kadar hızlı algıladınız? Cevabını vereyim: 1 renk – 2 şekil hatları. Aslında siz daha farkına varmadan beyniniz algılıyor. Süreç nasıl gerçekleşiyor biraz da bundan bahsedelim. Beyniniz, daha önce öğrendiği durumlara göre işlem yaparak olaylar arasında bağlantı kuruyor. Yüzlerce kez kahve gördünüz ve ne renk olduğunu biliyorsunuz, tabi beyniniz de bunun farkında. Aşağıdaki kahve Cuplarını da Starbucks vb. kahve dükkanlarında gördüğünüzden dolayı beyniniz bunun da farkında. İki olay arasında bağlantı kurarak sizi uyarıyor. Bu, Coca Cola şişesini gördüğünüzde aklınıza kırmızı rengin gelmesi veya susamanız gibi bir şey.

Beynimizin böyle bir çalışma şekli var olduğunu biliyoruz artık. O zaman bu çalışma prensibine göre tasarımlarımızı hazırlamalıyız. Ayrıca renk seçiminde ürününüz veya hizmetinizle ilgili bir renk varsa, bu renklerden yararlanmanız kendinizi daha hızlı tanıtmanız için çok etkili olacaktır.

Şekil Kuralı :
2. kuralımız ise şekil kuralı. Görselinizde kullanacağınız şekiller, verdiğiniz hizmet veya ürününüzle ilgili olmalı. Yukarıdaki tasarımda, şekil olarak bir şişe kullansaydık ürünle bütünleşemezdi ve çok anlamsız olurdu. Cupların üzerindeki insan figürlerine dikkat ettiniz mi, şık giyinmiş beyefendi ve hanım efendiler var. Kahve dersek akla ne geliyor:) bence görseller çok uygun, örneğin bu cupların üzerine uzun saçlı rock sanatçıları koysaydık çok mu ilgili olurdu? Ya da bir bira şişesinin üzerine takım elbise giymiş erkek ve bayan görseli uygulasak nasıl dururdu. Bence iyi durmazdı ve ben böyle uyumsuz ve ilgisiz şekilleri kullanmazdım.

Orantı Kuralı :
3. kuralımız orantı kuralı. Materyallerinizde kullandığınız görseller ve uyguladığınız metinlerin boyutu, materyalinizle veya vermek istediğiniz mesajla orantılı olmalı. En önemli mesajlarınızı daha büyük puntolarla, 2. öncelikteki mesajlarınızı da daha küçük puntolarla verebilirsiniz. Bu kural görsellerde de yine aynı şekilde geçerlidir. Yukarıdaki ikea görseline göz atmanızı rica ediyorum. Görseller nasıl kullanılmış ve ne mesaj verilmiş? Biraz düşündükten sonra mesajın gayet açık olduğunu algılıyorsunuz öyle değil mi? Özellikle de ikea logosunu gördükten sonra, bu mesaj daha da netleşiyor. Aşağıdaki görsele baktığımızda en önemli metinler büyük puntolarla ve beyaz renkler kullanılarak yazılmış, koyu renk üzeri açık renkler kullanılarak renk uyumu da sağlanmış ve şekillerle de neyle ilgili olduğu mesajı verilmiş. Şimdi tekrar düşünün, bir görselde kaset, kablo ve toprak zemin görürseniz kafanızda ne canlanır:) Bence burada bir de bira şişesi olsaydı bakan kişinin metinleri okumasına bile gerek kalmayacaktı.

Tipografi Kuralı :
4. kuralımız Tipografi kuralı. Bu kural aslında yukarıdaki görselde çok iyi kullanılmış. Tasarım sadece renkler ve şekillerle, resimlerle yapılmıyor, tipografiyi iyi kullanmak da çok önemli bir unsur. Yukarıdaki görselde tipografiyi muhteşem kullanarak etkili bir çalışma yapılmış. Çok az metinle çok iyi ve etkili mesaj verilmiş. Metinlerin az kullanılması gerektiği materyallerde tipografi ve şekil kurallarını kullanarak etkili çalışmalar ortaya çıkarılabilir.

Grafik Tasarım / Şekil Tasarımı Kuralı :
5. kuralımız materyallerde grafik tasarımın nasıl kullanılması gerektiğini açıklayacağımız grafik tasarım / şekil kuralı. Yazıyı okumadan önce yukarıdaki broşürde tasarlanmış grafiklere bir göz atın. Kullanılan tasarım / şekiller broşüre ne kadar güçlü bir katkı sağlamış öyle değil mi? Evet işte bu yüzden mesajınıza uygun grafiksel şekiller kullanmanız çok önemli. Kullanım amacınız mesaj vermek değilde, sadece görsellik katması için grafiksel hatlar kullanmak istiyorsanız, kullanılacak hatların/çizgilerin broşürünüzün/afişinizin bütünlüğünü ve vermek istediği mesaja negatif etkide bulunmamasına dikkat etmelisiniz.

Metinlerin Kullanımı Kuralı :

6. ve en önemli kuralımız bu diye düşünüyorum. Hazırlayacağınız broşürde kullanacağınız metinlerin anlamlı ve etkili olması gerekiyor. Öncelikle amacınız ne ve broşürü hangi amaçla hazırlıyorsunuz bu çok önemli. Bilgi mi vermek istiyorsunuz? Satışları mı artırmak istiyorsunuz? Yeni bir ürününüzü mü duyurmak istiyorsunuz? Amacınız her ne olursa olsun, broşür veya farklı bir materyal hazırlamadan önce, kullanacağınız metinleri iyi seçmeniz ve okuyucuya ne tür bir mesaj vermek istiyorsanız, önce iyi bir planlama yaptıktan sonra tasarım aşamasına geçmeniz etkili olacaktır.

Önce broşürü hazırlayalım, şurdan bu metni al, oradan da şu grafiği koyalım mantığıyla bir başarı sağlanacağını düşünmüyorum. Ortaya bir iş çıkar ama bu işin ne kadar etkili olacağı kuşkulu! Fazla metin olmadan da tasarımınızla mesajınızı verebilirsiniz. Yukarıdaki görsele bir göz atın, ne gördünüz? Çok fazla metin bulunmuyor; fakat mesajını gayet net vermiş. Peki birde aşağıdaki görsele bir bakın, ne kadar metin var? Nerdeyse hiç yok. Peki vermek istediği bütün mesajı verememiş mi? Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama bence mesajı çok açık bir şekilde vermiş.

Özetleme kuralı 🙂

7. kuralımızla konuyu özetleyerek yazıyı bitiriyorum, lütfen biraz daha sabredin:)

Yukarıda yazılan bütün kurallar etkili bir iş çıkarmanız için önemli kurallardır. Mesajınızı vermek için hangi materyali seçerseniz seçin, vermek istediğiniz mesajınız ve amacınız çok önemli. Önce amacınızı net bir şekilde belirlemeniz gerekiyor. Daha sonra mesajı nasıl ve hangi yöntemleri kullanarak vereceksiniz, bu gibi unsurları dikkate alarak hareket etmelisiniz.

Ana mesajınızı ne kadar az metinle verirseniz o kadar akılda kalıcı ve etkili olur. Bir şeyi anlatmak için çok fazla yazı yazmanıza gerek yok. Kimseye bir şey öğretmiyorsunuz, sadece bir ürünü tanıtıyorsunuz veya bir etkinlikten haberdar ediyorsunuz, bu yüzden çok etkili görseller, metinler ve renkler kullanarak da mesajınızı verebilirsiniz.

Aşağıdaki görselleri inceleyin, ana mesajı vermek için yüzlerce yazı mı var,  sizce yeterince açık değil mi? Sadece doğru kullanılan renk, grafiksel öğeler, tipografi ve mesajı doğrudan etkili bir şekilde verme! Sizin de yapmanız gereken bu.

Zaman ayırıp okuduğunuz için çok tşk ederim.

Aşağıdaki linklere tıklayarak çok önemli bilgilere ve örneklere ulaşabilirsiniz.

http://www.deviantart.com/

http://browse.deviantart.com/?qh=&section=&q=brochure

http://www.smashingmagazine.com/2008/06/02/beautiful-and-expressive-packaging-design/

http://bestphotoshoptutorials.net/2009/03/19/40-examples-of-beautiful-typography-in-advertising-design/

http://www.youthedesigner.com/2009/03/25/15-delightful-brochure-designs/

http://www.smashingmagazine.com/2008/06/16/beautiful-brochures-and-booklets/

http://www.smashingmagazine.com/2009/04/21/creative-print-typography-layouts/

http://www.behance.net/Gallery/Effektive-CVPoster-Mailer/107375

Kartvizit Tasarımları

http://circleboxblog.com/2009/inspiration/the-art-of-the-business-card-creative-examples-tutorials-resources/

Written by Soner Görpeli

Markanız Bukalemun Gibi Değişken Mi? Marka Renk Kuralı…

Merhaba başlığı okuduktan sonra meraka kapıldığınızın farkındayım. Özellikle de bir işletmede marka yöneticisiyseniz konuyu biraz merak etmiş olabilirsiniz. Kendinize benim markam nasıl bir bukalemun olabilir diyebilirsiniz. Şöyle olur : logonuzda bir sürü renk varsa ve insanlar markanızı hatırlayamıyorsa, evet sizin markanızda bir bukalemuna dönüştürülmüştür. Herkes bukalemunun renkli olduğunu bilir; fakat hiç kimse hangi renk olduğunu bilmez! Yanlış mı düşünüyorum?

Haydi o zaman yazıyı okumaya başlayalım:) Bu yazımda markada renk kuralından bahsedeceğim; fakat renk kuralıyla ilgili bir şeyler yazmadan önce, marka hakkında hiç bilgi sahibi olmayan veya marka nedir bilen fakat tam olarak tarif edemeyenlere ön bilgi vermek istiyorum.

Marka Nedir? Sorunun cevabını 10 saniye düşünmenizi istiyorum. Bu soruyu size sorduğumda kafanızda ne canlandı? Burger King, Mc Donalds, Starbucks, intel, AMD, BMW, Mercedes, Nike veya sizin sevdiğiniz markalar canlandı öyle değil mi? Şahsen bana bu soru sorulsaydı kafamda direk Mini Cooper canlanırdı; çünkü marka imajı bende çok kuvvetli, bu arada Mini Cooper’ın rengi nedir bilmiyorum, hatırlamıyorum:)

Konuyu fazla dağıtmadan size marka nedir özetlemek istiyorum. Türk Patent Enstitüsüne göre markanın tanımı bu şekildedir :

Marka, bir işletmenin mal ve/veya hizmetlerini bir başka işletmenin mal ve/veya hizmetlerinden ayırt etmeyi sağlaması koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen veya benzer biçimde ifade edilebilen, baskı yoluyla yayımlanabilen ve çoğaltılabilen her türlü işarettir.

Bana göre ise kısaca marka bir işletmeyi diğerlerinden ayırt eden işarettir. Evet markanın tanımını yaptıktan sonra konumuzla ilgili bağlantıyı tam bu noktada kurabiliriz. Markanın ayırt edilebilir olması için renk çok önemlidir. Burger King dediğimde aklınıza hangi renk geliyor? Birde Mc Donalds dediğimde hangi renk geldi?

Renkleri hatırlamama ihtimalinize karşı resimleri ekledim. Peki ne görüyorsunuz, evet iki markanında benzer renkleri var. İkisinde de sarı ve kırmızı renkler ağırlıklı kullanılmış. İşte bu noktada markada renk kuralı devreye giriyor.

Markada renk kuralına göre bu iki firmanın yaptığı çok yanlış! Nedenini kısaca şöyle özetleyelim : Marka renginiz kendinize rakip olarak seçtiğiniz işletmenin tam zıttı/karşıtı olmalıdır. Burger King ve Mc Donalds, ikisi de dünya devi ve aynı kulvardalar; fakat birbirlerinden ayır edici özellikleri olan marka renkleri aynı! Bu çok yanlış bir uygulama, sanırım firmalar bunun farkında ama milyonlarca dolar yatırım yaptıktan sonra logoyu değiştirmek zor olsa gerek:)

Peki bir de bilgisayar işlemcisi yapan intel ve amd’yi düşünün. Logoları ve renkleri kafanızda canlandı mı? Canlanmadıysa hatırlamanıza yardımcı olmak için logoları yazıya dahil ediyorum. Peki ne gördünüz, iki farklı logo ve renk. intel mavi rengi kullanmış; AMD ise yeşil, işte çok doğru bir uygulama örneği. İki firma aynı kulvarda birbirleriyle çok ciddi rekabet halindeler ve ikisi de çok güçlü firmalar. Seçtikleri renkler çok doğru renkler; çünkü mavi ve yeşil 5 temel renkten ikisi. Markanız için eğer bir renk seçecekseniz 5 temel rengi seçmeniz markanızın akılda kalması için çok faydalı, bu renkler : Kırmızı, Turuncu, Sarı, Yeşil ve Mavi’dir.

Şimdi biraz renkleri inceleyelim, neden renkler bu kadar önemlidir; çünkü renklerin herbiri gözün farklı noktalarında oluşmaktadır. Renk spektrumunun kırmızı ucunda yer alan renkler, retinanın hemen arkasında oluşur. Bundan dolayı, baktığınızda kırmızı rengin üzerinize doğru geldiğini hissedersiniz. Neden broşürlerde vb görsellerde devamlı kırmızı tercih edilir; çünkü ayırt edilmesi en kolay renklerden biridir. Renk spectrumunun mavi ucundaki renkler, retinanın hemen önünde odaklanır. Mavi renk sizden uzaklaşıyormuş izlenimi verir. Kırmızı enerji ve heyecanın ya da insanın yüzünün rengi iken; mavi ise sakinleştirici, huzur veren, dinlendirici bir renktir.

Her rengin kendine özgü özellikleri bulunmaktadır, mavi dinlendirici bir renktir, kırmızı iştah açar, yeşil huzurun sakinliğin ve yaratıcılığın rengidir, sarı geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin rengidir. Dikkat ederseniz fast food sektöründe sarı kullanılmıştır; çünkü yemek yemek geçicidir. Anlık yemek yer ve gidersiniz, taksiler de sarıdır, dikkat çekicidir. Daha ciddi ve kalıcı işler yapan kurumlar logolarında sarıyı kullanmaması mı gerekiyor, bu konuda düşünmek gerekiyor?  Lacivert otoriteyi temsil eder, bundan dolayıdır ki şirketler ve devlet kurumları tarafından kullanılır.  Siyah gücü ve asilliği temsil eder. Beyaz temizliği ve saflığı temsil eder.

Yukarıdaki örnekleri düşünerek firma logolarını incelediğinizde aslında renklerin ne kadar önemli olduğunu ve logolarda bilinçli kullanıldığını anlıyoruz. Örnek olarak Kariyer.net mor rengi kullanıyor. Mor renk nevrotik bir renktir ve insanların bilinçaltını korkutan bir renktir. Bir taraftan da umut, zenginlik ve yeni fırsatların rengidir,  İş arayanların psikolojisinde aslında birçok duyguyu içiçe yaşamaktadır. Bir taraftan işsizliğin sıkıntısı; bir taraftan da umut ve para kazanma ihtiyacı. Sizce sarı renkli bir İK sitesi ne kadar uygun olurdu?

Markanızı oluştururken renk kuralını dikkate almanız, markanızın çok daha akılda kalıcı olmasını sağlayacaktır. Coca Cola’yı düşündüğünüzde aklınıza hangi renk geliyor : tabiki kırmızı. Peki Pepsi : Mavi mi:) Evet şimdi mavi ama daha önce Pepsi’nin logosundaki kırmızı renk ağır basıyordu. Aynı kulvarda iş yapan iki firmanın, aynı rengi paylaşamayacağı ve bunun çok büyük bir hata olduğunu fark ettiler ki, Pepsi yöneticileri logolarında ve kurumsal renklerinde maviyi daha baskın kullanmaya başladılar.

Özetlemek gerekirse, markanızı oluştururken renklerin önemini dikkate almalısınız. Renklerin dışında başka faktörlerle markanın akılda kalıcı olması için çok etkili; fakat bu yazımda renklerin önemine dikkat çekmek istedim. Daha sonraki yazılarımda markanızın etkili olması için diğer kuralları da yazacağım.

Zaman ayırdığınız ve okuduğunuz için çok teşekkür ederim.

Written by Soner Görpeli

Blogger

Marka Yaratmanın 22 Kuralı isimli kitabı okuduğumdan dolayı alıntı yaptığım noktalar vardır. Kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Marka Yaratmanın 22 Kuralı

AL & LAURA RIES – MediaCat

Gerilla Pazarlama yangından mal kaçırma pazarlaması değildir!

Merhaba, başlıktan da anlayacağınız gibi gerilla pazarlama diğer pazarlama yaklaşımlarından farklıdır ve faklı da olmak zorundadır. Gerilla pazarlamayı farklı kılan pazarlamaya farklı bir pencereden bakmasıdır. Peki nasıl farklı bir bakış açısı olabilir ve hangi teknikleri kullanarak diğer pazarlama yaklaşımlarından kendisini farklılaştırabilir?

Şimdi yukarıdaki paragraftaki yazıyı tekrar okursanız tekrar eden bir kelimeyi fark edeceksiniz:”farklı”. Aynı kelimeyi yazı içinde birkaç kere kullanarak bilinç dışınıza tekrar eden mesajlar gönderdim:) siz fark etmeden bilinç dışı hafızanız kelimeyi analiz etti ve siz daha farkına varmadan gerilla pazarlamanın farklı olduğunu algıladı.

Yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi Gerilla pazarlama çok çeşitli teknikleri kullanmaktadır. Peki tanımı nedir kısaca bahsetmek istiyorum. Geleneksel pazarlama anlayışı pazarlamada başarılı olmak için reklama yatırım yapmalısınız der; gerilla pazarlama ise yatırımı zaman, çaba, hayal gücü ve bazı psikoloji temelli stratejiler kullanarak başarıyı hedefler. Fakat hiçbir şekilde insanları yanıltmaya çalışmaz, sadece doğru sorular sorar ve doğru cevaplara ulaşarak gerekli aksiyonu belirlemeye yardımcı olur.

Bu yazımda size basit ve kısa bir özetle gerilla pazarlamadan bahsetmek istedim. Amacım  özet bilgi vererek farkındalık yaratmak ve araştırmaya başlayarak daha detaylı bilgi edinmenizi sağlamaktı.

Aşağıdaki linkten gerilla pazarlamayla ilgili makalelere ulaşabilirsiniz.

http://www.gmarketing.com/articles/

Pazarlama ve Pazar 2. Bölüm

Bir tarafta yıllardır üzerinde sayısız tartışma yapılan ve yeni fikirlerle geliştirilen Pazarlama; diğer tarafta ise Pazar kavramı. İkisi de çok önemli kavramlar. Şirketler için bu iki kavramda can alıcı bir özelliğe sahip. Pazar ve Pazarlama olmasaydı şirketler ne yapardı diye düşünüyorum! Konuyu hiç bilmeyenler için özet bir yazı yazarak bilgilendirmek istiyorum.

PAZARLAMA NEDİR? Hiç bu kavram üzerine düşündünüz mü, neden pazarlama diye bir kavram hayatımızda var?

Yukarıdaki soruya cevap verebildiyseniz ve gerçekten anlamını biliyorsanız sizi tebrik ediyorum; fakat birçok insan Pazarlama ve Satış kavramını karıştırıyor ve iki kavramın aynı anlama geldiğini düşünüyor. Olabilir, bilmemek ayıp değil, öğrenmek istiyorsanız lütfen okumaya devam edin:) Önce pazarlama ne demek bu kavramı açıklayalım:

Pazarlama’nın, Amerikan Pazarlama Derneği’nce 1984 yılındaki toplantısında yapılan tanımı şöyledir: “Pazarlama, kişisel ve örgütsel amaçlara ulaşmayı sağlayabilecek mübadeleleri gerçekleştirmek üzere malların, hizmetlerin ve fikirlerin geliştirilmesi, fiyatlandırılması, tutundurulması ve dağıtılmasına ilişkin planlama ve uygulama sürecidir. Kısaca pazarlamanın tanımı böyle.

Pazarlama kavramını çok derin bir kavram ve daha detaylı incelemek gerekiyor. Biz kısaca kavramların ne anlama geldiğini inceleyeceğiz. Pazarlama ve pazarla ilgili detaylı bir yazı daha sonra yazmayı düşünüyorum; çünkü ilk yazıda sizi sıkmak ve kafanızı karıştırmak istemiyorum.  Şimdi satış ve pazarlamanın farkı nedir bakalım. Pazarlamanın ne demek olduğunu yukarıdaki açıklamadan anladığınızı düşünerek tekrar bir açıklama yapmak istemiyorum:)  Biz şimdi satış kavramına yoğunlaşalım…

Örnek bir senaryo üzerinde ilerleyerek daha net anlaşılacağını düşünüyorum. Alışveriş merkezinde bir mağazaya girdiniz, büyük ihtimalle sizi bir satış temsilcisi karşılayacaktır. Satış görevlisine bilgisayar almak istediğinizi söylediniz, ve satış görevlisi de sizi ürünler hakkında bilgilendirdi. Kısa kesmek için ikna olduğunuzu düşünüyorum ve sihirli cümleyi söylediniz : Satın Alıyorum:) İşte burada satış gerçekleşmiştir ve kısaca satışın tanımı budur. Pazarlama ise satışın oluşması için elverişli durumu yaratmaktır. Yani ürünü üretmek, mağazaya ulaştırmak, fiyatına karar vermek, tanıtımını yapmak vb gibi birçok detayı barındırır.

Pazarlama ve Satış’ı öğrendiğinizi düşünerek ( Hala öğrenemediyseniz beni suçlamayın:)  şimdi Pazar kavramına geçelim.

Pazar; “alıcı ile satıcının karşılaştığı yer”, “herhangi bir malın fiyatını belirleyen şartlar”, “bir mal veya hizmete olan talep” anlamlarında kullanılmaktadır, işletmelerin pazarlama fonksiyonu açısından daha çok son anlamda ele alınır. Buna göre pazar, herhangi bir mal veya hizmetin mevcut tüketicileri ile potansiyel (gelecekte) tüketicisi olabilecek tüm kişi, grup ve organizasyonları ifade eder. Kısaca, pazar; “tüketici” veya “talep eden” anlamındadır. Ancak, tüketici burada geniş kapsamlıdır ve kişileri, aileleri, üretici ve satıcı işletmeleri, Özel ve tüzel kuruluşları ve kamu kurumlarını içine alabilir. Pazarlar, tüketici pazarı, üretici pazarı, parakendeci pazarı, hükümet pazarı ve uluslararası pazar gibi gruplara ayrılır. Ancak daha uygun bir bölümlemeyle pazarlar üç grupta toplanabilir: Tüketici pazarı, endüstriyel pazar ve uluslararası pazar. Tüketici pazarı, ekonomik faaliyetlerin örgütlendiği en son pazarlardır. Bu pazar, malların ve hizmetlerin kendi ihtiyaçlarını (iş amacıyla değil) karşılamak amacıyla kişi ve gruplar tarafından satın alındığı ya da kiralandığı pazardır. Bu pazarda mallara da “tüketim malları” adı verilir ve farklı şekillerde sınıflandırılabilir.

a) Dayanıklı mallar (buzdolabı), dayanıksız mallar (ekmek, sabun) ve hizmetler (tamir-bakım b) Kolayda mallar (gazete, sabun), beğenmeli mallar (buzdolabı, mobilya) ve özellikli mallar (müzik setleri, otomobil c) Kırmızı mallar (ekmek), portakal rengi mallar (erkek elbisesi) ve sarı mallar (buzdolabı, otomobil) gibi…

Tüketim pazannm temel Özelliği, herhangi bir mal veya hizmet satın alma sebebinin kişi veya grubun kendi kullanım istek ve ihtiyacına dayanmaktadır. Dolayısıyla bu pazar nihai tüketicilerden oluşur ve bir ülkede yaşayan her insan bir nihai tüketici olduğundan nihai tüketicilerin sayısı o ülkenin nüfusuna eşit olur. Bu sebeple tüketici pazarını tanımlayabilmek için o ülkenin demografik özelliklerini, ekonomik özelliklerini ve hedef kişi ve gruplann özelliklerini belirlemek gerekir.

Endüstriyel pazar ise gerçekten aracılık görevi yapan toptancı, perakendeci gibi satıcı (ticari) işletmeleri, malı kendi üretiminde kullanan sanayi ve tarımdaki üretici işletmeleri ve çeşitli kurumlan kapsar.

Bunun için bu pazar üretici pazarı, endüstriyel kullanıcılar veya aracı tüketiciler gibi adlarla adlandırılmaktadır. Bu pazar, 1)Sanayi üreticileri, 2) Tarım İşletmeleri, 3) Kamu kuruluşları, 4) Ulaştırma acentaları, 5) İnşaat fırmaları, 6) Maden işletmeleri, 7) Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, 8) Hizmet işletmelerinden meydana gelir.

Bu pazarda ayrıca “endüstriyel mal” pazarlama konusunu oluşturur. Endüstriyel mal, tüketim mallannın Üretiminde kullanılan araç ve gereçleri, büro malzemelerini, hammadde, yan mamul madde, yardımcı malzemeleri bina ve tesisleri ve iş hizmetlerini kapsar. Bu pazardaki tüketiciler nihai tüketicilerle karşılaştırıldığında gerek ülke çapında, gerekse bölge çapında olsun belirli şehir veya coğrafik alanlarda toplanır.

Uluslararası pazar ise, ülke sınırlan dışındaki tüm pazarlardır. Gerçekle bu terim, birbirinden çok farklı sayısız pazan kapsar. Bu pazardaki talep, yine demegrofik ve ekonomik faktörlerle tüketici Özelliklerine göre değişir. Özellikle o ülke halkının örf ve adetleri, hayat tarzları, ülkenin tabii yapısı ve iklimi vs. Bu sebeple her ülke ayn mallara ve hizmetlere ihtiyaç duyabilir. Onların nelere ihtiyaç duyduğu ekonomik hukuki-siyasi, sosyo-kültürel ve iş çevresinin ayrıntılı şekilde incelenmesiyle anlaşılabilir.

Pazar, ülke içinde belli bir gruptan tüm ülkeyi ve tüm dünyayı kapsayacak kadar geniş bir potansiyele sahiptir. Böyle geniş pazar kavramı ve anlayışının ortaya çıkışı 18. yüzyılın sonlan ile 19. yüzyılın başlanna rastlar. Bugünkü safhaya ulaşıncaya kadar pazarın tarihin ilk başlanndan itibaren toplumların ekonomik yapısına bağlı olarak birçok safhadan geçtiğini söylemek mümkündürİnsanlık tarihinin ilk başlangıç döneminde, küçük aile birimlerinin ekonomik yönden kendi kendilerine yeterli olduklan söylenebilir.

Aile fertleri kendi yiyecek, giyecek, sığınma ihtiyaçlannı kendileri karşılıyorlardı. Bu sebeple, bu safhada bir pazar kavramının olmadığı düşünülebilir. Daha sonraları aile birimlerinin bir araya gelerek ortak ekonomik görevleri birlikte yerine getirmeye, ortaklaşa paylaşmaya meyletmişlerdir. Bu safhada da pazar kavramının oluşmadığı belirtilebilir. Ekonomik uzmanlaşma eğiliminin ortaya çıktığı dönemde, ekonomik değeri olan malların takas edilmesi sözkonusu olmuştur. Uzmanlaşma bir anlamda ticarete yönelme demektir. Başka bir ifadeyle aile ya da kabileler kendi ihtiyaçları üzerindeki mallan diğer aile veya kabilelerle takas etmek durumundadır. Ticaretin ortaya çıkması, üretim fazlasının ortaya çıkmasıyla olmuştur. Bu durum ilk kez pazar, yani üretim fazlası mallan değişebilecek aile ve kabileler kavramını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca pazar arama, değiştirme ve pazarlık gibi pazarlama fonksiyonları devreye girmiştir.

Ekonomik uzmanlaşma, takasın önemini arttırdı ve içinde ayrı malların bir araya getirildiği mahalli pazarların doğmasını çabuklaştırdı. Pazarlar ilk önce yalnız haftanın belirli günlerinde, ya da yılın belirli aylarında yer alan panayırlar gibi geçici durumda iken, zamanla sergiler, dükkanlar çarşılar gibi daha sürekli bir yapı kazandı. Mahalli pazarlar, aynı zamanda ilk kez üretime karşılık, satış alanında belirli kişilerin uzmanlaşmasına yol açmıştır. Ancak malların değiştirilmesinde takas oldukça yetersiz bir yöntemdi. Çünkü değiştirilmek istenen malların çok farklı değerler taşıması ve bölünemeyecek türde olması halinde önemli problemler ortaya çıkıyordu. Bu problemlerin çözümü ortak bir değişim aracının yani paranın bulunmasıyla sonuçlandı. Böylece para ekonomisi ortaya çıktı. Fakat bu durum pazarın niteliğini değiştirmedi. Sadece ticaretin hızını arttırdı ve mahalli prensibin işleyişi için daha sağlam bir temel oldu.

Uzmanlaşmanın, mahalli pazarların ve paranın ortaya çıkması, sınırlı da olsa kişilerin, kazanç elde etmek için çaba sarfetmeleri imkanını doğurdu. Kazanç elde etmeye yönelik çabalar ise, yavaş yavaş sermayenin birikmesi, müteşebbis ve sermayedarların oluşmasını sağladı. Bunların yanında üretimde veya satışta çalışan insanlar, yani işçiler yardımcı elemanlar olarak görev aldılar. Kazanç sağlamanın hayatın gerçek amacı haline geldiği 18. yüzyıldan itibaren günümüzdeki pazar kavramının ilk belirtilerini görmek mümkündür. Özellikle sanayi devrimi ve teknolojik gelişmelerin de katkısıyla kitle üretim safhasının ortaya Çıkması, üretim birimleri için pazarı zorunlu hale gelirdi. Bu durum tüketim ekonomisi safhasını doğurarak, pazarı, ekonominin en Önemli odağı haline getirdi. Günümüzde gerçekten pazarın oluşturulması, genişletilmesi, organizasyonların ve toplumların temel amacı haline gelmiş ve adeta hayatının devamı için temel şart olmuştur.

Yazıyı düzenleyeceğim, alıntılar yaptığım bazı siteler var o bölümleri düzenlemem gerekiyor fakat yayınladıktan sonra düzenlemeye karar verdim, bu haliyle de sizi bilgilendirici olacağını düşünüyorum. İyi okumalar.

Written by Soner Görpeli

Sosyal Medya Kitlesel Haber Sitelerine Darbe Vurabilir Mi?

Başlığı görünce ne düşündüğünüzü çok merak ediyorum. Bende konuyla ilgili yazmaya karar verdiğimde çok ağır bir başlık mı yazdım diye düşündüm; fakat network bazlı bilgi veren siteleri biraz araştırdıktan sonra bu başlığı yazmaya karar verdim.

Şimdi aşağıdaki resmi incelemenizi rica ediyorum :

Şimdi de başka bir resim profesyonel iş sitesi olan linkedin haberler verdiği siteyi incelemenizi rica ediyorum :

İki siteyi de incelediniz, bırakın tahmin ediyim : ” LinkedIn daha düzenli görünüyor öyle değil mi.” Evet LinkedIn daha düzenli görünüyor; fakat fark edilmesi gereken başka detaylar da var. Şimdi başlığa tekrar dönelim, ben sosyal medya’nın kurumsal haber sitelerine darbe vuracağını düşünüyorum nedeni ne derseniz, kısa bir açıklama yapmakta fayda var:

Sosyal medya’nın bu kadar popüler olmadığı zamanlarda gazeteler vardı, tabiki burada baskılı gazetelerden bahsediyorum, mürekkep kokan ve elinizi genelde siyaha boyayan:) Aslında gazeteler şimdi de var; fakat aynı şekilde ileriki dönemlerde hem gazetelerin; hem de kurumsal/ticari haber sitelerinin sosyal medyanın etkisiyle çok ciddi darbe alacaklarını düşünüyorum. Gazete yöneticileri, internetin baskılı gazetelere ve dergilere darbe vuracağını gördüklerinden vakit kaybetmeden internet haber sitelerini kurdular ve internet dünyasında yer aldılar.  Peki sosyal medya baskılı yayınları tehdit ediyor da; internet sitelerini tehdit etmiyor mu?

Bence ediyor, hem de çok fazla. Yöneticilerin ileride nasıl bir aksiyon alacaklarını merak ediyorum. Peki böyle düşünmemin nedeni ne derseniz : daha önce de söylediğim gibi artık gazete satın almıyorum ve haberleri internetten takip ediyorum. Daha önce Hürriyet ve HT gibi sitelerden haberleri takip ederdim; fakat bu sitelerde çarşı yeri gibi her türlü içeriği vermeleri beni biraz rahatsız ediyor. Örneğin haber sitesine girdiğimde hem cinayet haberi, hem de kültürel haberler aynı yerde. Sağ bölümde ise mayolu bayanlar. Trafik kazaları ve sağdan soldan toplanmış videolar. Doğal olarak bu kadar karışık içeriği takip etmek zor, bir tarafta üzücü cinayet haber vs. Ben bu tip haberlerden sıkıldığım için artık okumuyorum ve kendi istediğim içerikle ilgili haberleri tercih ediyorum.  Sakın yanlış anlaşılmasın, hürriyet iyi bir gazete, saygı duyarım ama genelde bütün haber siteleri bu şekilde.

Peki kitlesel haber sitelerini bekleyen tehlike ne? İlk başta bloglar geliyor, artık insanlar kendi haberlerini üretiyor ve kitlesel haber siteleri de bloglardan ve video sitelerinden aldıkları haber, videoları yayınlıyorlar, yani haber siteleri de artık bloglardan öğreniyorlar. O zaman neden kitlesel haber sitesini okuyayım ki? İkinci tehlike ise twitter ve facebook gibi siteler. Bu tip sosyal paylaşım sitelerinde anlık haberler akıyor ve ben artık buralardan takip ediyorum. Takip etmek istediğim siteyi işaretliyorum ve öğrenmek istediğim konuyla ilgili haberleri takip ediyorum. Üçüncü tehlike ise profesyonel siteler, örneğin LinkedIn ana sayfamda görmek istediğim haber konusunu tercih ediyorum ve ilgilendiğim konuyla ilgili haberleri okuyorum. Yani mayolu bayanları, ya da trafik kazalarını görmek zorunda değilim.

İleride insanlar haberleri anlık takip edecekler; çünkü çok fazla zamanları olmayacak. Ayrıca tercih edecekleri haberleri de belirleyecekler. Eğer kitlesel haber siteleri bu trende ayak uydurmazsa çok fazla ayakta kalacaklarını düşünmüyorum; çünkü artık internet sitesinde yayınlanan banner’a vs bakmıyorum bile!

Kimse banner’a tıklamazsa site nasıl para kazanacak? Para kazanamayan site karlı olacak mı ve ticari olarak ne kazandıracak? Bekleyelim görelim ileride ne olacak:)

“Beyond advertising on Facebook or Twitter, companies are using social networks to build teams that solve problems faster, share information better among their employees and partners, bring customer ideas for new product designs to market earlier, and redesign all kinds of corporate software in Facebook’s easy-to-learn style.”

Soner Görpeli…

Pazarlama Nedir Sorusuna Verilmiş Eğlenceli Cevaplar

Pazarlama’nın Amerikan Pazarlama Derneği’nce 1984 yılındaki toplantısında yapılan tanımı şöyledir: “Pazarlama, kişisel ve örgütsel amaçlara ulaşmayı sağlayabilecek mübadeleleri gerçekleştirmek üzere malların, hizmetlerin ve fikirlerin geliştirilmesi, fiyatlandırılması, tutundurulması ve dağıtılmasına ilişkin planlama ve uygulama sürecidir.”

Pazarlama, toplumun ve bireyin sosyo-psikolojik yapılarını ilgili bilim dallarından yararlanarak inceleyen ve onların gerçek tutum ve davranışlarını öğrenmeye çalışan, mal ve hizmetlerin tüketicilere ulaştırılmasında kullanılan yöntemlerden de yararlanarak tüketicilerin istek ve ihtiyaçlarına uygun pazarlama uygulamalarının bulunmasını sağlayan bir faaliyettir.

azarlama kavramının temelini değişim süreci (prosesi) teşkil etmektedir. Sözlük tanımı olarak, pazarlama ” iki veya daha fazla taraf arasında gerçekleşen bir değişim/mübadele sürecidir” şeklinde tanımlanmaktadır

Bir profesör, yüksek lisans öğrencilerine pazarlama kavramlarını anlatıyordu:

1. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz ve yanına giderek “Çok zenginim. Evlen benimle!” dediniz. Bu, doğrudan pazarlamadır.

2. Bir grup arkadaşınızla katıldığınız partide büyüleyici bir kız gördünüz. Arkadaşlarınızdan biri kızın yanına gitti ve sizi işaret ederek kıza “O çok zengin. Evlen onunla!” dedi. Bu, reklamdır.

3. Katıldığınız partide büyüleyici bir kız gördünüz ve yanına gidip telefon numarasını aldınız. Ertesi gün arayıp “Çok zenginim. Evlen benimle!” dediniz. Bu, tele pazarlamadır.

4. Katıldığınız partide büyüleyici bir kız gördünüz. Kalkıp kravatınızı düzelttiniz, ona doğru yürüyüp içkisini tazelediniz, arabanın kapısını açtınız, çantasını düşürünce eğilip aldınız, küçük bir gezinti teklif ettiniz ve sonra “Bu arada ben çok zenginim. Benimle evlenir misin?” dediniz. Bu, halkla ilişkilerdir.

5. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanınıza geldi ve “Duyduğuma göre çok zenginmişsiniz. Benimle evlenir misiniz?” dedi. Bu, marka bilinirliğidir.

6. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına yaklaşıp “Ben çok zenginim. Evlen benimle!” dediniz. Suratınıza okkalı bir tokat yapıştırdı. Bu, müşteri geribildirimidir.

7. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına yaklaşıp “Ben çok zenginim. Evlen benimle!” dediniz. O da sizi kocasıyla tanıştırdı. Bu, arz-talep uyuşmazlığıdır.

8. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına yaklaştınız, ama siz birşeyler söyleyemeden önce biri gelip ona “Ben çok zenginim. Benimle evlenir misin?” dedi ve kız onunla gitti. Bu, sizin pazar payınıza göz koyan rekabettir.

9. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına yaklaşıp “Ben çok zenginim, evlen benimle!” diyecekken kariniz geldi. Bu, yeni pazarlara girememektir.

Pazarlamanın özünde müşteri ve sonucunda satış vardır. Pazarlama müşterinin ne istediğini bilmek ve tahmin etmek kısaca müşteriyi anlamaktır. Yani pazarlama tamamen kullanıcı/müşteri odaklıdır.

Hedef segmentin ihtiyaç ve isteklerini anlayarak beklenen tatmini RAKİPLERDEN daha ETKİN ve ETKİLİ bir şekilde ulaştırıp organizasyonel hedefleri gerçekleştirmeye PAZARLAMA denir.

pazarlama müşteriye pazarladığı malzemeyi en kısa zamanda satabilen, en uygun fiyata satabilen,müşteri fabrika ve kendisi arasındaki üçgende ilişkiyi en güzel ve kalıcı şekilde kurabilen kişilerin mesleğidir.

İŞİSEL VEYA ÖRGÜTSEL AMAÇLARI ULAŞMAYI SAĞLAYACAK GELİŞİMLERİ DÜZENLEMEK,YENİLEMEK AMACIYLA ÜRÜNLERİN FİYATLANDIRILMASI ,TUTUNDURULMASI,VE DAĞITILMASI HUSUSUNDA OLUŞTURULAN PLAN VE PROJELERİN TÜMÜNE PAZARLAMA DENİR

“pazarlama insanlari susatmaktir / satis ise insalara su satmaktir.”

Doğal kaynaklardan yararlanılarak üretilen ürün ve hizmetlerin en son tüketicinin eline geçene kadar gerçekleştirilen faaliyetlere pazarlama denir.

Genel bir tanım olarak pazarlama; müşterilerin gereksinimlerini ve beklentilerini anlama ve bu çerçevede hizmetlerin nasıl tasarlanıp sunulabileceğini planlama işlemidir.

“pazarlarla ilişki kurmak, insanların gereksinimlerini doyurmak amacıyla değişimi gerçekleştirmek”

kişilerin ve örgütlerin amaçlarına uygun şekilde değişimi sağlamak üzere, ürünlerin, hizmetlerin ve düşüncelerin yaratılmasını, fiyatlandırılmasını, dağıtımını ve satış çabalarını planlama ve uygulama sürecidir.

Pazarlama Enstitüsü’ne göre pazarlama; “Tüketici ihtiyaçların belirlemek, bunları tanımlamak ve karlı bir biçimde tahmin etmekle sorumlu yönetim sürecidir”

pazarlama, insanların gereksinimlerini, değişimleri yakalayıp onlar doğrultusunda ürün ve hizmetler oluşturmaktan, hedef kitleye ulaştırılmasına kadar uzanan uygulamaları kapsayan süreçler bütünüdür. O halde pazarlama, üretimden sonra değil, üretimden önce başlayıp üretim sırasında, satış öncesi, satış anı ve satış sonrasında da devam eden bir eylemdir

üreticiden, tüketiciye mal ve ihtiyaçların ulaşmasını sağlayan işletme sürecidir

bence pazarlamının temelinde koşullandırma ve ikna yatıyor. kim daha iyi ikna ederse onun malı daha çok satar. Aynı zamanda pazarlamayı ürünün kendisi de yapar. Eğer üretilen ürün gerçekten kaliteli ve insanların ihtiyazına cevap verirse zaten bu ürünün satışı kullanıcılar arasında tavsiye yolu artar. Pazarlama eğiliminin üretimden önce başladığını düşünüyorum. Çünkü nasıl pazarlayacağınızı bilmediğiniz bir malı üretip ne yapacaksınız? Pazarlama bir bilim dalıdır zira öyle olmasa okullarda okutulmaz.

bence ürünü satmak değil ona ihtiyacının olduğunu hissettirmektir

Pazarlama, toplumun ve bireyin sosyo-psikolojik yapılarını ilgili bilim dallarından yararlanarak inceleyen ve onların gerçek tutum ve davranışlarını öğrenmeye çalışan, mal ve hizmetlerin tüketicilere ulaştırılmasında kullanılan yöntemlerden de yararlanarak tüketicilerin istek ve ihtiyaçlarına uygun pazarlama uygulamalarının bulunmasını sağlayan bir faaliyettir

Pazarlama müşterinin ne istediğini bilmek ve tahmin etmek kısaca müşteriyi anlamaktır.

Pazarlama, gerçek müşteri değeri yaratma sanatıdır.Müşterilerinizin daha iyi duruma gelmelerine yardımcı olma sanatıdır. Pazarlamacının parolası, kalite, hizmet ve değerdir.

Pazarlama bir ürünü satmak için kullanılan teknikleri içeren ticaretin ve bilimin bir dalı olarak nitelendirilmektedir. Pazarlama stratejisi ise bir ürünü satmak amacına yönelik tekniklerin bir strateji içerisinde uygulandığı bir ticaret ve bilimsel dal anlamına gelmektedir.

Pazarlama liderliktir. Liderlik de büyümektir. Yani pazarlama büyümektir. Pazarlama. “Büyümeye odaklanmaktır”. Eğer pazarlamada -çoğu kez yapıldığı gibi- faaliyetlere odaklanıyorsanız, zamanınızı ve paranızı boşa harcarsınız.

Bu yazı http://www.satisvepazarlama.net/ alıntıdır. Siteye gitmek için lütfen linke tıklayınız

Written by Soner Görpeli

Önce Siz Değişin, Sonra Müşterileriniz Sizi Takdir Etsin… Pazarlama 3.0 devamı…

Pazarlama 3.0’la ilgili yazdığım makalede pazarlama’nın tarihi ve gelişim sürecini anlatmıştım, linke tıklayarak ulaşabilirsiniz ( Pazarlama 3.0 ).  Bu yazımda ise pazarlamanın pratikte nasıl çalıştığı konusu işleyeceğiz.

Pazarlama 3.0’la ilgili yazıyı şu cümleyle bitirmiştim : “Müşterinin ruhuna seslenmek ve müşterinizin ne istediğine önem vererek pazarlama yapmak demektir.” Aslında pazarlama 3.0’a kısa bir tanımlama yapmamız gerekiyorsa, bu özet yeterlidir diyebiliriz. Peki artık şirketler neden müşterinin ruhuna seslenmek ve ne istediklerine önem vermek zorundular?

Bu sorunun cevabı aslında sosyal medyada saklı diyebiliriz. Bildiğiniz gibi sosyal medya kavramı günümüzde çok sık dile getirilmeye başlandı, neredeyse her mecrada ve ortamda sosyal medyadan doğrudan ve dolaylı olarak söz ediliyor. Peki şirketler sosyal medyanın gücünün farkında mı? Evet bazı şirketler farkında ve farkında oldukları için de pazarlamada çeşitli alternatifler üreterek tüketicileri etkilemeye ve satış gerçekleşecek şekilde tüketicilerin davranışlarını yönlendirmeye çalışıyorlar. Peki bu durumda tüketiciler ne yapıyor, biraz da bu konu üzerinde duralım.

Tüketiciler geçmişte önlerine ne sunulursa tercih etmek zorundaydılar. 2000 yılından sonra her şey tüketicinin lehine olacak şekilde değişmeye başladı. Tüketiciler internet sayesinde araştırmaya ve bu araştırmanın sonucu olarak da öğrenmeye başladılar. Bildiğiniz gibi öğrenen ve bilinçlenen tüketiciye satış yapmak kolay değildir; çünkü bilinçlenen tüketiciler anlık kararlar vermezler, önce ihtiyacını iyi analiz ederler ve daha sonra satın alacakları ürünle ilgili araştırma yaparlar. Araştırma önce ihtiyaç duydukları ürünle başlar, ürüne karar verdikten sonra ikinci aşama ise ürünleri karşılaştırma ve 3. aşama ise fiyatları karşılaştırmadır. Ürünün fiyatı yüksekse bu süreç daha da komplike hale gelir. İşin içine bütçe girer ve bütçeye göre ürünleri değerlendirmeye de başlarlar ve optimum noktada satış gerçekleşir.

Eğer ortada bütçeyle ilgili sorun yoksa, yani alınacak malın fiyatı sorun değilse bu sefer de işin içine marka, kalite ve hizmet gibi süreçler girer ve döngü bu şekilde devam eder. Konuyla ilgili kendimden bir örnek vermek istiyorum. Şu anda Sony Vaio marka bir laptop kullanıyorum. güzel bir laptop; fakat boyutu büyük olduğu için taşımak zor. Blog yazdığım için daha ince, taşınabilir ve anında açabileceğim, şarjı daha uzun gidecek ( Sony ortalama 2 saat ) bir laptop’a ihtiyacım var. Burada ihtiyaç ortaya çıktı, bu ihtiyaçla ilgili internetten araştırma yaptım ve Dell Ultrabook benim için gerçekten uygun bir ürün olduğuna karar verdim. Dikkat ediyorsanız iyi bir ürünü sosyal medyada sizinle paylaşarak firmanın reklamını istemeden yapıyorum ve Dell’den de para almıyorum:) Neyse, Ultrabook benim bütün isteklerimi karşılayacak bir ürün, peki satın alma neden gerçekleşmedi? Çünkü özellik ve teknoloji olarak yeni bir ürün olduğu için fiyatı çok pahalı. Bu durumda fiyatının düşmesini ve benzer ürünlerin piyasaya çıkmasını bekliyorum, diğer ürünleri kıyaslıyorum ve bütçemi ayarlıyorum. Bu şu demek oluyor : satın alma gerçekleşecek; fakat zamanı belli değil!

İşte bu noktada benim bir markayı tercih etmem için, marka hem ihtiyacıma; hem de ruhuma seslenmeli. Yani beni önemseyerek ne istediğimi, nasıl bir ürün tercih edeceğim gibi konular hakkında fikrime önem vermeli ve rahatsız etmeden iletişimde olmalı. Bunu yapan firmalar mevcut, örneğin apple bu konuda çok başarılı. Tv reklamları, mailler vs ile tüketicileri rahatsız etmiyor; fakat satışları birçok firmanın üstünde. Özellikle iphone ve ipad‘le neredeyse devrim yaptı. Bundan dolayıdır ki hem ipad; hem de iphone sahibiyim ve hala birbirinden farkları ne anlamış değilim ve neden satın aldığımı söyleyeyim belki arge anlamında pazarlamacıların işine yarar : Çünkü çok hızlı açılıyor, şarjı sürekli kullanımda 1 gün gidiyor ve sosyal medya uygulamaları çok işlevsel, dokunmatik ekranı harika ve uygulamalar çok başarılı:) İşte bu yüzden satın aldım.

Başarılı şirketlerin müşterilere yaklaşımlarını incelerseniz ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Apple gibi şirketlerin başarılı olmasının arkasında müşterilerine verdiği önem ve onların fikirlerini dikkate alması çok önemli rol oynuyor. Birde Nokia’ya bakalım, şimdi size iki ayrı kelime yazacağım ve kafanızda ne canlandı söyleyin : 1. kelime İphone – 2. kelime ise Nokia… Bence iphone’u kafanızda canlandırınca istek oluştu; fakat nokia’da ise belirsizlik oluştu ve düşünmeye başladınız. İşte düşünmeye başladığınızda direk iphone’u tercih edersiniz; çünkü kafanızda net bir çizgi oluşturan markaya daha hızlı yönelirsiniz.

Yukarıdaki örneğe bakarak başarısız şirketleri inceleyin. Onlar hep birkaç kişinin veridiği karar doğrultusunda hareket ediyor. Tüketicilerin ne düşündüklerine önem vermiyorlar ve sonrasında ise kötü bir imaj yaratarak batışa geçiyorlar. Örnekleri mevcut GM neden Honda’ya tahtını bıraktı? Çünkü honda pazarı çok iyi analiz etti, tüketicilerin fikirlerine önem verdi ve ihtiyaca göre ürünler üretti bundan dolayı da özellikle Kuzey Amerika’da çok başarılı oldu.

Sonuç olarak şu şekilde özetleyebiliriz, önce kendinizi değiştirin, tüketicileri dinleyin ve onların fikirlerine önem verin. Siz kendinizi değiştirdiğinizde tüketiciler size güvenecek, daha sonra yaklaşacak ve ürünlerinizi satın alacaktır. Artık eskisi gibi bilinçsiz ve araştırmadan satın alan tüketicilerden; eğitimli, araştıran ve ihtiyacına göre ürünü tercih eden tüketiciye doğru bir gidiş var. Tüketiciler değişiyor, sizde değişmek zorundasınız ve değişime ayak uydurmazsanız sonuçlarına katlanmak zorunda kalmanız kaçınılmaz.

Değişim şart diyerek bu yazıyı da sonlandırıyoruz, vakit ayırıp okuduğunuz için çok tşk ederim, diğer yazılarımı okumanız için bende sizin ruhunuza hitap etmek zorundayım:) Bir başka yazıda görüşmek üzere.

Soner…